12 Mayıs 2017 Cuma

nasıl geçti habersiz, o güzelim yıllarım?

otuzlu yaşların en büyük sıkıntısı, vücudunun otuzlu yaşlarda olduğunu kabul edememek sanırım. beyin hala yirmilerdeymiş gibi devam etmek istiyor hayata ancak bedenin "sakin ol şampiyon" diyor. bunun en net örneğini geçtiğimiz hafta eşimle birlikte yaşadık.

cuma akşamına her zamanki gibi koro çalışmasında başladım. zaten bütün hafta yeterince yorulduğum için, çıkışta eve gitmekti planım. ama kader ağlarını örmüştü bir kere. müvekkilin art arda sekiz kere, canhıraş bir şekilde aramasından anlaşılacağı üzere "bi durum" vardı. mersin'deki ömrümün yüzde seksenini geçirdiğim camişerif mahallesine gelmem bekleniyordu. emniyeti aradım, ifadeyi kaçta alırsınız diye kibar kibar sordum. siz bizi aramayın, biz sizi ararız dediler. polisin huyudur "al bunu al al al" ya da "yat yat yat" diye bağırdıkları zamanlar harici hiçbir zaman net konuşmazlar. her şey muallaktır, muhtemeldir. "eyi o zaman, tamam ben haber beklerim" diyerek, camişerif'in güzide mekanı küçük ışıklar'a geçtim. her yarım saatte bir emniyeti aradım, benimle muhatap olan polisi çıldırttım ve fakat her seferinde ağzımın payını verdi "avgat hanım işimiz gücümüz var, size sıra gelmedi" diyerek.tabi ben bilendikçe bileniyorum, gittiğimde ilk kavgayı kendisiyle edeceğim. 

                                      bir dünya markası küçük ışıklar

ilk aradığımda yarım saat kırk beş dakikaya başlar denilen ifade tabi ki üç buçuk saat sonra alındı. memur yerine, her gittiğimde mutlaka gerildiğimiz bücürük genç komiserle tartışmayı tercih ettim ben de. ama o başka mevzu. yazarım ileride "kom şube : where dreams are lost" başlıklı bir blog yazısı.

eve geldiğimizde gece bir olmuştu ve uykusuzluk hakimdi. ertesi gün, gideyim camişerifte ofiste bekliim, bunlar sabah ezanıyla şüpheliyi getirir adliyeye dedim ama heyhat, öğleden sonraya kadar ne arayan oldu ne soran. zaten öğleden sonranın tamamını adliyede geçirdik. bu arada haftasonları gerçek bir kom şube polisi gibi giyinmeyi bırakmam gerek galiba, üzerimde tişört+önü açık gömleği gören diğer bütün şubeler beni de polis sanarak gereksiz muhabbetlere girdiler.

                                                 kom şube kombini

neyse bizim çocuk paket tabi, mağrur halimizden eser yok, kendimizi akşamki doğumgünü yemeğine psikolojik olarak hazırlamaya çalışıyoruz. ki bilen biliyo, bütün dosyalarımı içselleştiriyorum, üzülüyorum, o gün de çocuk tutuklandı diye içim acıdı falan. rakı iyi gelecek ama, dakikaları sayıyorum.

gittik mekanımıza oturduk, hızlı hızlı içip sarhoş da oldum, benden keyiflisi yok. mekanla karşılıklı gıcık olmaya başladık bi şekilde, saat 23.30da da kibarca artık gidin bakışlarına maruz kalınca aldık viskimizi gitarımızı, indik sahile. bu arada bir kişi hariç herkes otuzlu yaşlarda, kalan altı kişi o yirmili yaşındaki tatlışın enerjisini sömürmek hedefinde. vampirlerin güç savaşı yaşanıyor, kim daha çok enerjiyi emecek diye. hava güzel, keyfimiz yerinde, şarkılar idare eder, viskiyi daha kaliteli bekliyoduk ama şansımıza küstük, içtikçe içiyoruz. fakir eroini çekirdeğimiz bile var. (buraya bir parantez açmam lazım, YÜCE RABBİME ŞÜKÜRLER OLSUN MERSİN'DE YAŞIYORUM!!! ankara'da bırak bir parkta o saatte oturup içmeyi, normal saatte bile içki içemezsin, güvenlik "hayırdır bilader" diye gelir seni gönderir. o gece, güvenliğin önünde oturduk, kimse bi şey demediği gibi, en ufak bir kötü bakış bile yemedik.)

                                               temsili biz

sahilde sabahladık, çorbacıda kahvaltımızı yaptık evimize döndük, hava aydınlanmıştı. ancak bizi bekleyen başka bir durum vardı, sabah anamur'a yola çıkacaktık. önceden elli kere ertelediğim cezaevi görüşmesini yapmam lazımdı ve bu son fırsatımdı. uyanır uyanmaz cezaevini aradım, bir umut bugün görüş yok derler diye ama memurun tek söylediği "yani pazar pazar niye geleceksiniz ki avgat hanım, başka gün mü kalmadı? çok istiyosanız gelin ama, görüştürürüz" oldu. neyse ki eşimin cevval arkadaşları yardımımıza koştu ve biz iki saatlik uykumuzdan sonra, arka koltukta mal bakışlarımızla, ağzımızdan salya akıtarak etrafı izlerken, onlar bizi anamur'a götürüyordu. kendileri tabi hazırlanmışlar, geze geze gidicez diye, biz ölümüne akşamdan kalma ve uykusuzuz. sürüklenerek kendimizi gilindire mağarasında bulduk. ben ki ömrü boyunca spor yapmaktan kaçınmış bir insanım, beş yüz metre nasıl inip çıkıcam diye iç çekiyorum, zavallı kocam hala uyanamamış, ne olup bittiğinin farkında değil. biz girerken çıkanlar fenalık geçirerek çıkıyor, hepsinin üzerinde atletler, ellerinde diğer kıyafetleri, kan ter içindeler. aklınız varsa girmezsiniz, kaçın yol yakınken kendinizi kurtarın diyorlar. sanki içerde ya ejderha var ya kimera, ateşler içinde kalıcaz falan. beni epey korkuttular. yaa ben yaşlıyım girmiim, bak bel fıtığım var, klostrofobik de sayılırım diyorum, bi daha nerden görücen burayı gel işte diyolar. oysa ben kapıda bekleyip içeri girmek isteyenlere bilet kesmeye razıyım. öyle öyle indik mağaraya. ha, gerçekten mutlaka görülmesi gereken bir yer, çok çok güzel. ama akşamdan kalma gidilmeli miydi, bilemem. 


çık çık bitmiyor o merdivenler. bi ara dedim, yok ben güneşi göremeyeceğim, burada kalp krizi geçirip kalacağım. hadi yanımızdakilerden biri doktor, kalp masajı falan yapar beni hayata döndürür ama geri merdivenlerden kim taşıyacak? derken bana bir güç geldi, ilahi bir güç mü dersiniz, yıllardır içimde sakladığım enerji kırıntılarının toplamı falan mı artık her neyse, ki bence ölüm korkusuydu, kalsam kesin ölücem içerde, adeta bir tavşan gibi çıktım kalan yolu. 


anamur'a ulaştık, görüşeceğimi görüştüm, dönüşe geçtik. ama ne dönüş! fanatik fenerliler var arabada ve en azından silifke'ye yetişmeleri lazım beşiktaş-fenerbahçe maçını izlemeleri için. kahvaltı bile yapmadan yollara düşmüşüz, iki kuru simit lokmasından başka bir şey geçmemiş boğazımızdan ama basıyoruz ÇÜNKÜ MAÇ VAR. beş erkek birlikte maç izleyecekler diye basıyoruz. ben de inat ettim, yengeç yiicem. maç bitiminde tutturdum yengeç yemeden dönmem diye. mevsimi değil deyip geçiştirseler ikna da olurdum aslında ama onların da içesi varmış, maçta içilen yetmemiş, taşucu yolu göründü bize. eve döndüğümüzde yine sabaha az kalmıştı ve pazartesi sendromu başlamıştı.

pazartesi nası geçti anlatamam çünkü büyük kısmını hatırlamıyorum. müvekkillerle ne görüştüm, adliyede ne yaptım, kime gene ne sözler verdim kayıp bende. 

dolce vita iyi, hoş, güzel de, biraz da kaç yaşında olduğumuzu unutmamak gerekiyor galiba. geçen hafta sonunun yorgunluğunu hala atamamışken bu hafta sonu için yine çılgın planlar yapmış olmamız da artık salaklık mı başka bir şey mi bilmiyorum. napiim yaa festivali de kaçıracak değildik yani? olmadı artık gelecek hafta içini yine şuursuz bir şekilde uyuklayarak geçiririm.

eyyyyy otuzlu yaşlar, bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla!

11 Aralık 2016 Pazar

ağır ceza mahkemesinde bir gün

beş senedir neredeyse her gün duruşmaya giriyo olsam da, çoğu zaman duruşmalarda heyecanlanıyorum. ay ne güzel, ilk günkü heyecanımı kaybetmedim falan değil, heyecanlı bi yapım var, geriliyorum, stres yapıyorum. anksiyeteliyim işte off! hadi gene tek hakimli mahkemelerde daha sakin kalabiliyorum, en azından "dilekçemizi tekrar ederiz", "aleyhe hususları kabul etmiyoruz" efendime söyliim, "bilirkişi raporunu incelemek için süre istiyoruz" kısımlarında daha bi tecrübeliyim artık. ama bir ağır ceza öyle mi? bi kere karşında üç tane suratsız hakim ve her an uykusundan uyanıp ters ters bakabilecek bir savcı var. katip ise mahkemedeki davaların gerginliğinden taşa dönmüş. bir de kendi duruşmasını bekleyen avukatlar ve izleyiciler de salondayken, sadece "iliyhi hısıslırı kbl etmiyirz" diyecek olsam bile yanaklarım kıpkırmızı oluyo, kalbim dokuz sekizlik atıyo. 

bundan birkaç ay önce aldığım bir dosya var. sorgusunda ağlayıp sızlanmama rağmen, ajitasyonun en dibine vurup sorgu hakiminin gözünden yaş getirmeme rağmen çocuk tutuklandı. cezaevine gidip gelip, "raaat ol yaa ilk duruşma tahliye etcem ben seni" diyorum. ailesi, parayı peşin vermenin zalimliğiyle her gün taciz ediyo, diyorum "raaat olun". çocuk her gittiğimde, abla noolur şu mahkemeye düşmesin diye özel istekte bulunuyo, başkan cezayı geçiriyomuş. yok diyorum raaat ol, düşmez oraya, yeni açılan mahkeme var. abla diyo, aman noolur oraya düşmesin. nasıl engel olacaksam artık. yılbaşı çekilişinde, milli piyango topunun düşmesini bekler gibi bekledim ama tabi ki çocuğun korktuğu mahkemeye düştü dosyam. kime sorsam geçmiş olsun diyo bana, senin yaptığın savunmanın önemi yok. bütün dosyayı hukuka aykırı toplanan delil üzerine kurmuşum ama mahkemenin umrunda olmayacak yani. gitti benim çocuk. ama gidip gelip raaat ol diyorum, ben seni tahliye edicem. bir sene içinde çocuğa altı dosya açılmış, suç makinesi olma yolunda ilerliyo ama kariyeri daha başından bitecek cezaevinde. çocuk da dünya sevimlisi ve bir o kadar salak, yaptığı her şeyi anlatacak ben bıraksam ama diyorum sus ve acıklı bakmaya devam et. 

duruşma günü geldi çattı. gece zaten uyuyamamışım stresten. bi de duruşma saatini yanlış kaydetmişim, adliyeye geç gitmenin verdiği stres de var. stajyer arıyo göksu abla kooooş diye. koşayım da nefesim iyice tıkansın di mi? bizden önceki iki dosyada heyet onar yılı kilitlemiş sanıklara, onu duydum benim moral iyice çöktü. mübaşir salona aldı beni, onun eşliğinde kurbanlık koyun gibi gittim oturdum yerime. heyetin morali yerinde, cezaları vermişler, güne iyi başlamışlar. savcı beni kesiyo, bak sana ne güzel çarpıcam birazdan der gibi. katiple bi gün önceden konuşmuşum, raaat olun avukat hanım, ilk celse biz dosyayı bitiririz sizinki de cezayı alır, kasmanıza gerek yok demiş, ben zaten iyice depresifleşmişim. tek tesellim salonda benim stajyerden başka izleyici yok, belki konuşabilirim. konuşmak bana inanılmaz zor geliyo ama, orda başkan savunmanı türküyle yap dese patlatıcam en duygusal türküyü, alıcam beraati ama yooook illa konuşulacak. parayı peşin almak demek müvekkile şov yapmak zorunda olmak demek zaten ama ben şu an o modda hiç değilim.

getirdiler benim çocuğu salona üç jandarma eşliğinde, çocuk benden beter titriyo. göz göze gelmeye çalışıyorum, hiç oralı değil, hayat hikayesi gözlerinin önünden geçiyo büyük ihtimalle o an. zavallım kimbilir neler düşünüyo.

başkan duruşmayı başlattı, benimkine verdiler sözü. bilmiyorum, iftira, haberim yok maberim yok bi şeyler geveledi çocuk. ama başkan yer mi? suç anında bulunduğu yerle ilgili öyle sorular soruyo ki, bi de çocuğu yanıltıyo ama ifadende öyle demişin falan diyo, ben harıl harıl sayfa karıştırıyorum ifadede öyle mi demiş lan diye, bakıyorum ifadede öyle bi soru yok bile. seni sinsi başkan. korkudan ölücem çocuk şimdi dememesi gereken şeyler diyecek diye. ama benim o saf, o gerizekalı, o sapşik müvekkilim hayır ben öyle bi şey demedim diyo.

çocuk oturduğu an yerine, raaat ol bakışımı attım kendisine, karşılıklı gülümsedik. ha ben hiç raaat olamıyorum ama. bunu teşhis eden kızı o gün bulamamış ailesi, getiremediler. kızın dinlenmesi lazım, daha önceden gidip konuşmuşlar, taaam yaa beni polis zorladı zaten böyle ifade vermeye falan demiş, kızı dinletmem lazım mutlaka. derken başkan, tanıkları alalım dedi. ne tanığı lan diye baktım kapıya, çocuğu alan polisleri dinleyecek heyet. polisleri gören müvekkil kendinden geçti, içinden dualar okumaya başladı. aha dedim biz bittik. stajyer bana kaş göz yapıyo, polisler de yauuşukluymuş heaa anlamında, tamam canım yakışıklılar da gidiyo bizim çocuk! bunlar ifadeyi verdi geçti izleyici koltuğuna oturdu. ben savunmayı yaparken bütün suçu bunlara atıcam, ama nah atıcam, yüzlerine bakarken nası diyeyim narkotik polisi de hep böyle itlik, hergelelik peşinde sayın başkan diye? bi de heyet vazgeçti mi gelmeyen kızı dinlemekten. ben öldüm o an. katip pis pis sırıtıyo bana. dosyayı bitirecekler. hesap kitap yapıyorum on sene alsa yatarı şu kadar falan diye. temyiz hakkı kazandık, dosya temyizden bozulup döner raaat olun falan diicem. 

savcı mütaalasına geçti, seksen tane madde saydı hepsinden cezalandırılsın diye. göz ucuyla katibe bakıyorum, bana el hareketi yapıyo aha geçiriyo diye. çocuk cezalandırılsını duydu zaten, baygınlık geçirdi bi. bana bakıyo, göz göze gelmemeye çalışıyorum. başkan sözü bana verdi, baktım dosya zaten gitmiş, bari ben ciddiyetimi bozayım şebeklik yapayım, belki yumuşatırım derdindeyim ama ağır cezada daha önce yaptığım tek şebeklik yine bir uyuşturucu dosyasında "sayın başkan ben beraat istiyorum, isteyenin bir yüzü vermeyenin ehi ehi ehi" diye konuşmam ve 15 yılla oturmam olmuş, bir şebekliğin daha boşa gitmesine izin veremem. aklıma meşhur karikatür geldi, aha bu, dedim bunun başka yolu olmayacak :


başladım savunmama. "hakim bey" dedim (lan başkan diyecen gerizekalı dedi iç sesim), "ne yapmış bu çocuk? demirtaşta yaşaması mı suç? sırf o mahallede yaşıyo diye olağan şüpheli bu çocuk!" bi yandan da göz ucuyla önümdeki ekrana bakıyorum, katip aynen dediğimi yazıyo. bi gece önceden olağan şüphelileri izlediğim çok iyi olmuş. "çocuk pazarcıyım diyo, anası babası da pazarcı, ne yapsınlar nasıl gidip lüks semtlerde otursunlar? ama ben bugün başka bi şeyden bahsetmek istiyorum " dedim. dosyamın içinde usulsüz delille ilgili yargıtay kararlarım var. aldım hepsini elime, "şu elimde gördüğünüz yargıtay kararları" diye başladım. adeta bir seyyar satıcıyım. başkan bi gülümser gibi oldu. ondan aldığım cesaretle polise tekrar bok atmaya karar verdim ama polisler pis pis bakıyo bana. "polislerimiz" dedim, "tabi yazık, gece gündüz durmadan çalışıyo ve yoruluyolar, belli ki o yorgunlukla, almaları gereken arama kararlarını almamışlar. onları da çok iyi anlıyorum ama hukuksuzluk söz konusuysa burada bir dur dememiz lazım" diye lafı toparladım. polislere tabi ki bakmıyorum yoksa beni bi kaşık suda boğacaklar orda. zaten ben o lafı dedim çekip gittiler. lan gitsenize o zaman daha önce, ben de rahat rahat "bu polis bunu hep yapıyo sayın başkan, kafalarına göre gidip adam topluyolar, böyle iş mi olur allah aşkına" diye üste çıkayım. 

diyecek sözüm bitmiş aslında, ama başkan hala benden konuşmamı bekliyo. çocuk da bu kadar paraya az cümle kurdu yaa bu avukat diye bakıyodur eminim o sırada ama ben göz göze gelmiyorum kesinlikle onla. 

bu iş böyle olmayacak, benim bu heyeti güldürmem lazım dedim ve o andan itibaren iyice koptum zaten. "üniversitede çok sevdiğim bi terim vardı sayın hakim" dedim, (allahım hala sayın başkan diyemiyorum), "lütfen tutanağa geçsin" dedim, mağrur bir ifadeyle, katibe elimi kaldırıp yukardan işaret ettim. "yasak ağacın zehirli meyvesi". tabi ben terimi yanlış söyledim, başkan ve heyet koptu, başladılar gülmeye. başkan düzelterek zapta geçirdi "zehirli ağacın meyveleri de zehirli olur" diye. ama nası gülüyolar, ben de "neyse aynı kapıya çıkıyo" falan diye daha da artırıyorum şebeklik dozumu. katip dönüp dönüp heyete bakıyo, bunlar niye bu kadar koptu yaa diye. "bu çocuk derhal tahliye edilmeli" diyorum, başkan soruyo başka diyeceğiniz var mı diye. ben bi kere coştum ya, artık beni tutamazsınız tabi. "hakim bey", lan deme deme, başkan de allahsız diyo iç ses, onu da susturuyorum. "şimdi siz kafası güzel bi kızın, birbirine benzeyen beş kişi içinden yaptığı teşhis ve polisin usulsüzlüğü ile mi yargılıyosunuz bu zavallı çocuğu? çocuk yaa bu, ne anlar eroinden kokainden? beraat etmeli. hem de hemen, şimdi, tam burada!" 

heyet gülmekten yerlere yatıyo. tamam biraz gülmek iyi de, o kadar gülünce de emin olamıyorum, iyi mi kötü mü. baktım azıcık da dosya içeriğine girsem iyi olacak, "çocuğun sicil kaydı yok" dedim. hakikaten henüz yok. ama başkan sorsa çocuğa o an, benim saftirik şapşik diyecek altı dosyam var başkan amca diye. allahın sevdiği kuluymuşum, başkan çocuğa sormadı bi şey. "ha bi de son şey, dosyada elde edilen uyuşturucularda çocuğun parmak izi de yok" dedim. "düpedüz iftira işte, görüyosunuz"

heyet gülmeyi bıraktı, gereği düşünüldü kısmına geçildi. "sanığın beraatine, tahliyesine, tutuklu kaldığı süre için tazminat hakkının bulunduğuna" 
saniyesinde katibe hareketini iade ettim, kim kime geçirdi bakalım bakışımla beraber. stajyer bana bakıyo, yüzünde mutluluk, ben sevinç çığlıkları atmamak için kendimi tutuyorum ama birazdan salondan çıkınca stajyerle havada birbirimize doğru zıplayacağız! 

bütün sakinliğim ve ağırbaşlılığımla teşekkür ettim, doğru kararı verdiniz bakışımı attım başkana ve göz kırptım. geçerken de savcıya "noolduuuu nooolduuu" bakışımla tavrımı koydum. 

bir ağır ceza mahkemesini yenmiştim, artık dünyalar benimdi. cübbeme gururla sarındım, uzaklara bakarak salondan çıktım. gün daha yeni başlıyordu.

18 Ekim 2016 Salı

tulum mehmet

birkaç ay önce, saral ailesi dergisi için yazmıştım bu yazıyı (evet ailemizin bir dergisi var, öyle de artistiz), geçen ayki sayısında yer aldı, bir de bloga koymak istedim. 



Her torun için dedesi kıymetlidir ama benim dedem en kıymetliydi. Tulum Mehmet, yani Mehmet Saral. Küçükken lakabını hiç anlamadım, üstelik kızardım, dedeme niye peynir diye hitap ediliyor diye şaşırırdım. Sonradan öğrendim adının bizim yörenin müzik aleti tulumdan geldiğini.

Ben dedemi gerçek anlamıyla tanımaya başladığımda dokuz yaşındaydım. Ankara’ya, evimizin çok yakınına taşınmışlardı babaannemle, okul çıkışları kardeşimle yanlarına giderdik. Tulum Mehmet’i başkalarından dinlerseniz, size çok şey anlatırlar; belediye başkanlığı yaptığını, çok iyi saksafon çaldığını, çok neşeli ve esprili bir adam olduğunu, çok zeki olduğunu… Ama ben, küçük bir kız çocuğunun gözünden dedesini anlatacağım.

Ben dedemi öyle çok severdim ki, onunla iyi anlaşan herkesi çok kıskanırdım. Bizim oturduğumuz mahalle, müstakil evlerden oluşan, ortada kocaman bir parkın olduğu bir yerdi. Havalar güzelse, okul çıkışları o park her yaştan çocukla dolu olurdu. Dedeme komşu çocuklar dedeme adeta tapardı, dedem parkın en sevilen insanıydı. Bütün çocuklara çikolatalar alır, onlara bilmeceler sorar, fıkralar anlatırdı. Bense kıskançlıktan ölürdüm. Süleyman diye bir çocuk vardı, benden bir yaş küçük, kardeşimden bir yaş büyük. Dörtgöz Süleyman! Peltek Süleyman! Çocuktan ölesiye nefret ederdim çünkü dedemi çok severdi ve sanki kendi dedesiymiş gibi davranırdı. Bütün o pis lakapları ben takmıştım ona, herkes öyle çağırsın ki onu, bir daha sokağa çıkamasın, dedem de bana kalsın! Bir kere o çocuğu dedemin arabasının kaputuna otururken görmüştüm, çıldırdım! O kimdi ki benim bile dokunamadığım arabanın üzerine çıkabiliyordu? İlk ve tek tokadımı o çocuğa atmıştım. Bir tek, halamın oğulları geldiği zaman dedemi paylaşabilirdim, çünkü onlar başka bir şehirde yaşıyordu ve yılın bir haftası dedemi sevme hakları vardı.

Dedemle ilgili hatırladığım ilk net anı, babaannemi, beni ve kardeşimi çoooook uzaklara pide yemeye götürmesiydi. Peugeot 404’ü vardı dedemin, bej rengi, parıl parıl parlayan. Ölürdük o arabaya binebilmek için! Bir haftasonu, dedemle babaannem, hadi dedi bize, sizi gezdirelim biraz. Kardeşimle sevinçten havalara uçmuştuk. Bize saatler gibi gelen bir araba yolculuğundan sonra bir lokantaya girdik. Hayatımın ilk kapalı pidesini yedirmişti dedem bana. Ben ki, yemek yemeyi sevmeyen, ilk lokmadan sonra ağzına asla bir şey koymayan bir çocukken, pideleri yedikçe yemiştim. Tadı hala damağımdadır. O günü çok net hatırlamamın nedeni dönüş yolu gerilimimizdi. Saatlerce sürecek bir yolculukla eve geri dönecektik, karnımız tok, sırtımız pekti. Dedemin herkese yardım eden bir adam olduğunu annem ve babam sürekli anlatırdı ama biz bunu birazdan bire bir yaşayacaktık. Issız yollardan eve dönerken, dedem otostopçu bir genç gördü ve arabayı hemen durdurdu. Otostopçu genci, kimseyi bindirmediği Peugeot’suna aldı! Kardeşimle korkudan tir tir titremeye başladık. Öyle ya, ebeveynlerimiz bizi yabancılara karşı sürekli uyarıyordu ve şimdi bir yabancı yanımızda oturuyordu. Genç adamın sırasıyla önce dedemi, sonra babaannemi öldürüp beni ve kardeşimi kaçıracağından o kadar emindim ki, kardeşimi avutmaya çalışıyordum, günün birinde anne ve babam bizi bulur ama biz, bu adam dedemi öldürmeden onu kurtarsak daha iyi olur diye. Yol boyu bizimle oynamak isteyen genci tekmeleyerek gittik! Çocuksa sesini çıkarmadan ve kimseyi öldürmeden varacağı yere geldi ve güzelim 404’ten indi! Dedemi kurtarmanın haklı gururuyla kalan yolumuzu büyük bir coşku içinde geçirmiştik! Yıllar sonra o pideciyi tekrar buldum. Saatler sürdüğünü sandığımız yer aslında bizim eve on beş kilometre uzaklıktaymış! Yine de o günü her hatırladığımda sanki Ankara’dan Samsun’a gitmiş gibi hissederim.

Samsun. Bafra. Dedemin yattığı yer. Yirmi yaşındaydım dedem öldüğünde. Dedem yedi sene önce bizim şehrimizden taşınmış, halamların olduğu şehre yerleşmişti. Dedemin öldüğü gece bir rüya görmüştüm, ölüme işaret eden, o korkuyla annemi uyandırmıştım. Annem böyle şeyleri ciddiye almamamı, uyumamı söylemişti. Sabah erkenden beni o uyandırdı, gözleri yaşlı, deden, dedi, başka bir şey diyemedi. Demesine de gerek yoktu, ne olduğunu anlamıştım. Hiçbir hastalığı olmayan adam, bir anda uykusunda ölmüştü. Güzel bir ölümdü aslında ama henüz erkendi. Cenazesine gidene kadar ne olduğunun tam olarak farkına varamamıştım. Tabutunu gördüğümde anladım bir daha onu hiç göremeyeceğimi. Bir daha hiç şımaramayacağımı tek kız torunu olduğum için. Bir daha hiç, dede bak ben briç öğrendim, seni çok pis yeneceğim diyemeyecektim. Bir daha hiç ağzımın payını veremeyecekti ne briçte, ne batakta ne tavlada ne satrançta. Yenilmelere doyamazdım oysa ben dedeme. Bir daha hiç bütün kuzenler toplanıp dedemin göz rengini kim doğru bilecek diye iddiaya giremeyecektik. Bana göre ela-yeşildi, kardeşim mavi derdi, kuzenlerim kahverengi. Bir daha hiç espriler yapmayacaktı bize. Bir daha hiç geç geldiğim için azar işitmeyecektim. İnsülin iğnesini olurken benim canım acımayacaktı, başka odaya kaçamayacaktım. Birlikte türkü söylemeyecektik bir daha. Avukat olduğumu göremeyecekti, avukat şakaları yapamayacaktı. Evlendiğimi göremeyecekti, damadı korkutamayacaktı, gülemeyecektik birlikte bir daha.

Tam on yıl oldu dedem gideli. Bafrada, büyüdüğü evin bahçesinde, yeşil bir yamaçta mezarı.
Sorarsanız başkalarına, size çok şey anlatırlar. Ne işler yaptığını, müzik kulağının harika olduğunu, çok komik ve eğlenceli olduğunu, çok hoş sohbet olduğunu… Benim içinse olabilecek en iyi dededir o, herkesten kıskandığım, kimseyle paylaşmak istemediğim. Her gün eve geldiğinde bize çikolatalar, gofretler alan. Ergen iddialarımla, cahilliğimle karşısına çıkıp meydan okuduğum ve her seferinde ağzımın payını aldığım.


Her torun için dedesi özeldir ama benimki en özeliydi. Nur içinde yat Tulum Mehmet, bir gün yine beni gezdirirsin belki o güzel bej rengi, parıl parıl parlayan Peugeot’nla.

16 Eylül 2016 Cuma

ankara atatürk lisesi

1996'nın serin bir eylül sabahı, annemle taksideyiz, heyecandan midem bulanıyor, zaten çok kalmadan arabayı sağa çektiriyorum ve inip kusuyorum gazi mahallesinin orta yerine. yirmi sene önce, ankara atatürk lisesindeki ilk günüm. tabi ki töreni kaçırmışım, direkt sınıfa geçiyorum ve yedi senelik maceram başlıyor.

ilk görüşte aşk diye bir şey kesinlikle var ve benim ilk aşkım atatürk lisesi. ilkokul beşinci sınıfta, dersanenin servisinde gördüm üç kocaman bloklu, dev bahçeli bu okulu ve o ilk gördüğüm andan itibaren aklımdaki tek şey anadolu lisesi sınavında atatürk lisesini kazanmak oldu.

bu sene ankara atatürk lisesinin 130. senesi. mezuniyetimin üzerinden on üç yıl geçmiş ama her şey hala dün gibi. şu altta gördüğünüz fotoyu çekmek için bahçesine girdiğimde yaşadığım heyecan, ortaokula başlarken bahçesine ilk kez girdiğim anla aynı. benim zamanımdan sonra bahçede ve okulun çevresinde epey değişiklik olsa da, ne zaman o bahçeye girsem aynı duyguları yaşıyorum.





fotoda görünmeyen, okuldaki en ücra, en bağımsız, hatta en sevimsiz blokta başladı bizim dönem ortaokula. kimsenin sevmediği, sadece hazırlık sınıfını okuyup geçtiği bloktu c blok. her ne hikmetse, bizim dönem o blokta dört yıl kaldı! bütün ortaokulu c blokta okumak zorunda kalan talihsiz bir dönemdi bizimki. okulun yatılı olduğu dönemde yatakhane olarak kullanılan, sınıflarının çok küçük olduğu, a blokta işiniz varsa asla bir teneffüs süresince gidip halledip gelemeyeceğiniz blok. okulun güzel müzik sınıfı, a blokta en üst kattaydı ama zavallı biz c blok alt kattaki dandik müzik sınıfında dersi almak zorundaydık. a bloktaki müzik sınıfını görenler anlatırdı, "iki sınıf var orada, birinde bateri bile var!" diye. oysa otur şükret di mi, müzik dersini aldığın ayrı bir sınıf var diye! diğer bloklardaki kantinler bizim için efsaneydi mesela. hamburger satılıyomuş o kantinlerde! on - on bir yaşında küçücük çocuksun, on yedi yaşında koskoca adamların okuduğu bloklara gitmek yemezdi biraz da. kendi adıma konuşayım, hazırlıktayken bakamazdım bile lisedekilerin yüzüne. zaten onlarla göz göze geldiğin an, seninle dalga geçilmesini göze aldığın andı. lisedekiler bizim için ilahtı! hazırlık bitip de orta bire geçtiğimizde, gönül rahatlığı ile lisedekilere aşık olmaya başlamıştık. orta sondayken, lise birden çocuklarla çıkan bizim dönem kızları ise gözümüzde tanrıçaya dönüşmüştü. c blokla ilgili hatırladığım tek güzel şey, bizim sınıfın arka bahçeye ve a blokta arka bahçeye bakan sınıflara bakmasıydı. at kestanesi ağaçlarıyla dolu olan bahçe, özellikle bahar aylarında izlemesi en keyifli yerdi. o bahçeye çıkmak yasaktı, küçücük olduğumuzdan kocaman gelirdi. ön bahçede, c blok önündeki kara dut ağaçları ise tamamen bize aitti; ellerimiz, yüzümüz, üstümüz başımız kırmızı olana kadar yerdik meyvelerini. b blokta beyaz dut ağacı vardı, hiçbir zaman meyvesini yemek kısmet olmadı. yemekhane o kadar uzaktı ki, öğle teneffüsüne beş dakika önce çıkmak için izin isterdik hocalardan. zaten küçüğüz, bi de o yemekhane kuyruğunda liselilerin arasında kaybolup gitmek vardı alın yazımızda!

ortaokul çok memnun kaldığım bir dönem değildi açıkçası, hem fen bilgisi hem de sınıf öğretmenimiz olan bengü hocayı hala kötü hatırlarım. bir gün olur da karşılaşırsak kendisinin yüzüne de söyleyeceğim, mahvettin ergenliğimi vizyonsuz, gelişmemiş, ezik kadın! on iki on üç yaşındaki kıza bu kadar hırsla davranacak ne derdin vardı acaba? elime cetvelle vurup kanatmışlığı var, şimdiki dönemde yapsa kasten yaralamadan savcılığa şikayet edilir. yirmili yaşlarda, toy bir öğretmen olmasına da veremiyorum, okulun tecrübeli hocalarından azıcık öğrenseydi keşke biraz öğretmen olmayı. annene şikayet edersen karaktersizsin demişti bi de bana! ki annem okul aile birliği başkanıydı, bütün şikayetler ona giderdi. on üç yaşındayım haa, zaten ergenlik başıma vurmuş, kendimce bi sürü derdim var, bi de hoca bana taktı! kimseye diyememiştim bu kadın manyak diye. ki ben çalışkan da bir öğrenciydim, şımarıklığımı ilkokulda bırakıp gelmiştim, diğer hocalar severdi beni. mesela bir asuman hocam vardır, ortaokulda iki sene matematik öğretmenimizdi, hala sever beni! güngör hoca vardı, türkçe öğretmenimiz, yazı yazmamı o teşvik etmişti. bugün bloglarımla kafanızı şişiriyorsam, ilk tohumu atan güngör hoca sayesinde. bir de birazdan bahsedeceğim lise edebiyat hocam sayesinde. tarih hocamız vardı, fahrettin hoca, sert görünüşünün altında yumuşacık bir kalbi vardı ve sözlü yapmayı çok severdi! maveraünnehir soruları ile günümüzü bir anda kabusa çevirebilirdi. yine de çok severdik birbirimizi. fakat işte çözemedim bengücüğümün bana düşmanlığını bir türlü. bir ingilizce öğretmenimiz de çok fazla sevmezdi beni ama ben kendi isteğimle iki tane dönem ödevi hazırlayıp verince vazgeçmişti bana kötü davranmaktan. çalışkan bu kız, kaybetmemek lazım diye düşündü herhalde. her neyse, bulucam seni bengü hoca, hesabım bitmedi seninle :p

lise ise bambaşkaydı! hem artık c bloktan kurtulmuştuk, hem de biraz daha büyümüştük. ama asıl güzelliği sınıf değiştirip, hem anlaşamadığım insanlardan, hem de nefret ettiğim fizik ve biyolojiden kurtulup, allahına kadar tarihe coğrafyaya ve edebiyata girmiş olmamdı. kocaman sınıflı a blokta kışın donuyo olsak da kantine ve tuvalete ve okulun yakışıklılarına yakındık bi kere! en alt kattaki masa tenisi salonuna koşa koşa gitmeden de yetişebiliyorduk (okulun bütün spor salonu imkanlarına, spordaki başarısına rağmen benim tek becerebildiğim masa tenisiydi, o yüzden o salon daha özeldir. morg diye korkuturlardı biz ortaokuldayken bizi liseliler de neyse ki sonradan laboratuvarlar açıldı, geniş alana masa tenisi salonu yapıldı da korkmayı bıraktık.) okulun dört yüz kişilik düzenlenen gecelerde şarkı söylüyordum bol bol, törenlerde sunuculuk yapıyodum. bi anda her şey güzel gelmeye başlamıştı. kezban hoca sınavdan yüz alana çikolata dağıtıyo diye matematikte başarılı öğrenci bile olmuştum! süheyla hocamız vardı, edebiyatçımız ve sınıf öğretmenimiz, sayesinde edebiyatı sevdim, yazmayı çok çok sevdim! bir dönem hastalanmıştı, rapor almıştı, bize de okula yeni gelen bir edebiyatçıyı vermişlerdi. kadın aslında çok iyi bir kadındı, bizi adliyeye götürmüştü ileride hukuk okumayı düşünenler için, duruşma falan izlemiştik. kadın hakikaten bize bir şeyler vermek için uğraşıyordu ama biz süheyla hocaya öyle bir aşkla bağlıydık ki, kadına çok kötü davranıyoduk, kadın ağlayarak bırakmıştı bizim sınıfı. bizim umrumuzda değildi ama, süheyla hocamız geri dönmüştü! ergenler gerçekten çok pislik olabiliyorlar. 

aslında ben atatürk lisesi hakkında öyle genel bilgiler verecektim, 1886'da ankara idadisi adıyla kuruldu, yıllarca taş mektep olarak anıldı, atatürk bir ziyaretinde kurtuluş savaşındaki katkısından ötürü okula sancak hediye etti (okulun arka bahçesindeki müze binasında sergilenmekte), orhan veli, can yücel falan hep bizden mezun, popüler mezun istiyorsanız can dündar ve ilber ortaylı da var falan diye ama bir anda benim kişisel tarihime döndü yazı. zaten bütün o bilgileri şu linkte de bulabilirsiniz. hayatımın üçte biri orada geçti ama, ne yapabilirim. bugün olduğum kişiysem yüzde sekseni ankara atatürk lisesinin ürünü. çok sevdim ben okulumu, çok üzüldüğüm de oldu, en az bir milyon platonik aşk yaşadım, çok eğlendim, çok şey öğrendim ve mezun oldum. şimdi de çok özlüyorum.

yüz otuzuncu yılın kutlu olsun ankara atatürk lisesi; bana yaşattığın her şey için teşekkür ederim, daha uzun yıllar, birçok ergeni mutlulukla mezun edersin umarım!