17 Aralık 2018 Pazartesi

bir karadeniz kadınının torunu olmak


Aile dergimize dedemi yazdığım zaman, duyduğum kadarıyla babaannem kendisini de yazmamı istemişti. Daha önce yaşayan kimse hakkında bir şey yazmadığım için bana uğursuzluk gibi gelmişti, yazmak istememiştim. Eminim babaannem kırılmıştır bana. Oysa ben babaannem hakkında sayfalarca yazabilirdim. Erteledim de erteledim. Bu sene, temmuzun ilk günü kendisini son kez gördüğümde, geçirdim içimden, sanırım zamanı geldi babaannemi yazmamın, bir daha göremeyeceğim bu güçlü Karadeniz kadınını.

sene kaç bilemem, babaannem ve dört çocuğu

Sene sanırım 93 ya da 94 olmalı, babaannem ve dedem Ankara'ya, bizim evimize 250-300 metre mesafede bir dubleks eve taşındıklarında. Annem ve babam geç saatlere kadar çalıştıklarından okul çıkışları onlara giderdik. Her akşam, babaannem bana farklı, kardeşime farklı yemek yapmış olurdu. Ben makarna severdim, kardeşim pilav. Ben karalahana sarması yerdim, o arpa çorbası içerdi (hala tadını bilmem o çorbanın). Her akşam bana üşenmeden fasulye turşusu kavururdu. Un helvasını başka hiçbir yerde yemedim mesela. Sabahları kardeşime kuymak yapardı, ben reçelli ekmek yerdim. Durmadan yün çorap örerdi bana, örgü örmeyi ben ondan öğrendim. Evini sürekli dağıtırdık, eşyaları alt üst ederdik, sesini çıkarmazdı. Yalan Rüzgarı, Cesur ve Güzel gibi diziler olurdu, her akşam parkta oynayıp hava kararıp eve döndüğümüzde beraber izlerdik. Üst katta bir odasını kendi odam yapmıştım, duvarlarına Tarkan, Tayfun ve büyük aşkım Umur Bigay posterlerini asmıştım (Umur Bigay da nasıl bi vizyonsuzluktur yaa, adamı benden başka kuzenleri falan hatırlıyodur en fazla. Gugıldan aratırsanız, bunu mu demek istediniz diye başka isim öneriyo. O derece ünsüz.). Üst kattaki o oda, yazları bizim cennetimiz oluyodu çünkü şehir dışından kuzenlerimiz geliyodu. Onların Ankara'da kaldıkları o kısacık hafta bize dünyanın en güzel zaman dilimiydi. Gerçi geldikleri zaman o odada kaldıklarından, bi anda bütün duvarlar Bruce Lee posterleriyle falan dolardı, gıcıklanırdım ister istemez. Hayır yani, nasıl dağdan gelip benim canım aşkım Umur Bigay posterimi indirip kendi posterlerinizi asarsınız?

Parka bakan ev, çocukluğumun en güzel hatıralarından biridir. (Dedemin Süleyman sevgisini okumadıysanız buradan okuyabilirsiniz. Seni hala sevmiyorum Dörtgöz Süleyman). Daha sonra yine bize yakın bir apartman dairesine taşındılar ama babaannemin bahçeye ektiği karalahanalardan geçerek eve girmek başka güzeldi. 

99 yılında babaannem ve dedem İzmit'e taşındılar. Bahçe katında bir apartman dairesiydi, babaannemin karalahanaları gözümüzün önündeydi. Bizim, bayramlarda ve yazın bir haftalığına kaldığımız odadan ıhlamur ağacının kokusu duyulurdu. Yine kuzenlerle buluşulur, bu sefer ergenlik sebebiyle oyun oynamak yerine aşk meşk peşinde koşulur, eve döndüğümüzde babam, amcamlarım ve eniştemin dönüşümlü olarak dedemle oynadığı briç izlenir, babaannemin herkese ayrı ayrı yapmaya devam ettiği yemekler yenirdi. İzmit günleri başka güzeldi. Dedem vefat edene kadar çok güzel bayramlar yaşadık o evde. 

Sonrasında babaannem İstanbul'a taşındı. Yine bahçe katı bir eve. Yine o İzmit'teki evin bir benzerine. Ama dedemin yokluğunda aynı tadı alamadık. Babannem yine hepimize ayrı ayrı yemekler yapmaya devam etti. Yine her geldiğimde bana ördüğü yün çoraplardan doldurdu. Evlenip Mersin'e yerleştiğimde bir şekilde bana fasulye turşusunu ulaştırdı. Ama ben bir türlü zaman ve imkan bulup da sıklıkla onu görmeye İstanbul'a gidemedim, beş senede beş kezi geçmemiştir ziyaretim. Son görüşümde ise babaannemi görmeyeli tam bir buçuk yıl olmuştu. Babaannem yine bana karalahana sarması yapmıştı, reçeller marmelatlar hazırlamıştı, yün çoraplarımı örmüştü ve beni kocaman bir çantayla yolcu etmişti.

On gün önce vefat ettiğinde 91 yaşındaydı, hala tek başına her işini görebiliyor, çeşit çeşit yemekleri yapabiliyordu. Soruyor insanlar yaşlı mıydı diye, bana göre çok aniydi ölümü. 

Ev ekonomisi ile ilgili her şeyde babaanneme çekmişim ben. Bir kilo tavuktan on kişilik yemek yapmak olsun, artan yünlerle çorap örmek olsun, az malzemeyle elli çeşit yemek yapabilmek olsun, bunlar hep gen aktarımı! Yine de keşke mısır ekmeği yapmayı ve karalahana sarmayı öğrenseymişim ondan. Ya da başka hiçbir yerde yemediğim un helvasının tarifini isteseymişim. İnsan nasıl olsa zamanım var, bi ara sorarım diyo ama o fırsat kaçıyo işte. 

Son görüşümde, birlikte fotoğraf çektik. Hiçbir resminde gülmemeyi başaran bir insandı kendisi. Benim o kadar şımarmama rağmen yüz ifadesi sabit gördüğünüz gibi. Çok neşeli olsa bile asla fotoğraflarda gülmezdi. 



Cenazesi için İstanbul'a gittiğimde evindeki rafta bu fotoğrafını fark ettim. Sanırım ilk defa bir fotoğrafta güldüğünü gördüm. Benim hep hatırladığım yüzü işte bu aşağıdaki haliydi babaannemin zaten. 




İnsan çok sevdiğinin ardından aslında yazmak istediği hiçbir şeyi kelimelere dökemiyormuş, şimdi bunu fark ediyorum. Bana çok zor olacak babaannemin gittiğini kabul etmek. Şu an inkar aşamasındayım zaten, bence hala o İstanbul'daki evinde dizilerini izliyor ve ben hayırsız ve tek kız torunu olarak aramıyorum onu.

Babaannemin de gidişiyle, hiç büyükanne/büyükbabam kalmadı hayatta olan. Torun şımarıklığını artık hiçbir zaman yaşayamayacağımı biliyorum ve bu çok canımı yakıyo. Üstelik en çok şımardığım babaannemdi. En çok onu özleyeceğim. Canım babaannem, keşke torunlarının çocukları olduğunu görebilseydin, keşke benim dörtte biri oflu çocuğum da senin kuymağından yiyebilseydi. Yine de bir gün çocuğum olursa, ona giydireceğim patikler ve yün çoraplar dolabımda. Seni çok seviyorum. İyi ki benim babaannemdin.

24 Aralık 2017 Pazar

gebe online

stajyerliğimden beri tek bir baro seçim kokteylini kaçırmadım. benim için seçim dönemleri, iyi olan kazansın temennisinden çok; iyi kokteyller düzenlensin, çok çeşit içki dağıtılsın, herkes en azından çakırkeyif olsun, dans edilsin, gecenin sonunda türküler söylensin beklentilerinden ibaretti. sonuçta iki senede bir yapılan organizasyonlar, tabi ki çok para harcanmalı ve genç avukatlar mutlu edilmeliydi. 2011'den beri de seçim dönemlerinden keyif almadığım olmadı. ancak, geçtiğimiz gün yapılan 45'likler partisine katılmadığımda fark ettim ki, hayatım resmi olarak değişmiş. yaşlandığımdan değil, hamile olduğumdan. 

hamilelik, acayip bir şeymiş gerçekten. her ne kadar, hayatım değişmedi, ohhh hala her şeyi yapabiliyorum gibi gereksiz bir iddiam olsa da, öyle olmuyormuş işte. uykum gelir o saatte, çok yorgun olurum diye kokteyle gitmedim! bir de tabi içki içemedikten sonra ne anlamı var diye de düşünmüş olabilirim, yalan değil. hamileliğimin en kötü yanı (birazdan daha bi milyon kötü yanını sayıcam) alkolden uzak duruyor olmam. alkol tüketmeyen insanlarla empati kurayım dedim bu süreçte, evet gerçekten çok sıkıcı bir hayatınız var. bir an önce şaraplarıma, türlü türlü kokteyllerime, viskiye, votkaya, çok ama çok özlediğim bailey'se kavuşmanın hayalleri içindeyim. hayır, alkolsüz ve zararlı diğer içecekleri de içemiyorum, o da yüreğimi burkuyo. kola yok, ice tea yok (babamın yaptığı süper acı zencefilli naneli garip buzlu çayları içmeyi tabi ki aklımın ucundan bile geçirmedim), konsantre meyve suları yok, çay kahve zaten normalde de içmem höff! peki bunların yerine ne var? su! yazın bile günde maksimum bir bardak su içerken, ki o da aklıma gelirse işte, şimdi suya mecbur kalmak ne demek bilir misiniz? allahtan süt var, her şeyin yanında süt içiyorum beş yaşında çocuklar gibi. hem de malibusuz :(

sana da cheers canım

son üç aya girdiğim şu günlerde, hala çok şuursuz bir hamileyim. sadece ben değil, çok sevgili eşim de benim gibi. çocuğa iki tane tulum alınca bütün alışverişi tamamladığımızı düşündük. bebeğin ismi hala belli değil, artık üç dört yaşlarında kendi kazanır ismini diye düşünüyoruz. bebek bakımı hakkında en ufak bir fikrimiz yok, çok öğrenesimiz de yok. nasıl olsa deneye yanıla öğrenicez gibi bir düşüncemiz var, inşallah biz öğrenene kadar çocuk bakımsızlıktan ölmez. gerçi sevgili kocamdan çok umutluyum, çok çok iyi bir baba olacağından hiç şüphem yok (kedinin kumunu bir kere bile değiştirmediğim gibi yıllardır, çocuğun alt değiştirme işlerini de kendisine atmayı düşünüyorum.) (kocacım seni çok seviyorum)

şaka bir yana, gerçi şaka yapmıyorum tabi ki bir sürü işi kendisine paslayacağım da, sağ olsun eşim inanılmaz destek oluyor bu süreçte bana. ama çok şanslı ki, hayattaki bütün şımarıklığım ve kaprislerime rağmen, inanılmaz efendi bir hamileyim. bir kere bile aşermedim mesela. en sonunda eşim isyan etti, yaa allah aşkına yiyecek bir şey iste de gidip alayım diye. mutfak dünyasına "muzlu dürüm"ü kazandırdığımız gecedir o. lavaşın içine fıstık ezmesi ve fındık kremasını sürüp muza sarıyorsunuz. köylü waffle'ı yani. zaten içimde nasıl bir köylü büyüyorsa, ilk üç ay kahvaltılarda salçalı ekmek, bazlama, koyun yoğurdu falan yedim, sonradan bebek kimin içinde büyüdüğünü hatırladı da, chialı çilekli yulaf ezmesine falan döndük. şimdi de gerçek bir ankaralı olarak, her gelene ankara simidi siparişi veriyorum, kahvaltıda onları yiyorum. hamilelikte en zorlandığım şey kahvaltı yapma zorunluluğum zaten. ben ki, uyandıktan 4-5 saat sonra ne bulursa onu yiyen bir insandım. balık, kaburga, makarna ya da pasta olması fark etmezdi. şimdiyse mecburiyetten yumurta falan yiyorum! yumurta sadece kek yaparken kullandığım bir malzemeydi oysa.

cidden bu yeme içme işi en sıkıntılı şey hamilelikte. ilk üç ay mide bulantısından ölüyo olsam da aynı zamanda açlıktan da ölüyodum. millet ne güzel, bulantısı varsa yemek yemiyodu fazla kilo da almıyodu. ben hem on porsiyon yiyordum hem de ühühühü bulantım var diye ağlıyodum. şimdi bulantı falan kalmadı, 15 porsiyon yemeye başladım. bütün yasaklara, her türlü uyarıya rağmen de karşı koyamadığım tatlı sevdam var. aynı gün hem kazandibi, hem sütlaç, hem çikolatalı pasta hem de baklava yiyebiliyorum. doğuma vinçle götürecekler beni.

bir diğer sıkıntı, giyecek kıyafet bulamamak. neden hiç foto paylaşmıyorum diye merak edenlere söyliim, işte bu yüzden! çünkü çok şişko oldum! çünkü kocamın gömleklerini giyiyorum! ceketlerim üzerime olmuyo, daracık geliyo. elbiseler zaten üçüncü ay hadi biz gittiiiiik diye diye dolapta saklanmaya başladılar. iki tane zavallı hamile pantolonum var (ki aşırı güzel bi şeymiş, ben onları doğumdan sonra da giyerim), kocamın gömlekleriyle kombinleyip duruyorum. maskülen tarzımdan da nefret ediyorum. penye elbise giymek istediğim zamanlarda da şöyle bir sıkıntım var, bacaklarım öyle bir şişmiş ki, çizmeler kapanmıyo! tek sevdiğim kıyafetim, gece yatarken giydiğim upuzun gecelik. onu da ilk gördüğünde kocam, seccadenizi getireyim mi hanım teyzeciğim demişti. bütün aşağılanmalarıma rağmen (namaz kılan insanlara yapılan bu zulüm ne zaman bitecek eyyy cehape zihniyeti???), elimde olsa o gecelikle her yere giderim, öyle rahat. ama evliliğimizin bekası adına, doğumdan sonra yakıcam tabi ki kendisini.

temsili geceliğim

evliliğimizi bitirecek bir diğer şey de hamile yastığım. üç kilo ağırlığında, yatağın yarısını kaplayan ve bütün vücudumu saran o yastığı da hayatımın sonuna kadar kullanırım aslında ama işte gerçek bir yuva yıkıcı. allahtan yatak geniş de; ben, kocam, kedi ve yastığım güzel bir aile olabildik. hoş gerçi, rahat olmasına rahat da, aylardır kesintisiz bir uyku çekemedim. vücudun kadını bebeğe hazırlaması galiba bu da. gece en az üç kere uyanmadan, sonra da saatlerce uykuya dalamadan bir gece geçiremedim henüz. en sinir olduğum şey hamilelikte bulantı, halsizlik falan değil, uyuyamamak oldu.

aha beeele bi şey

gelelim hamileliğin güzel yanlarına. deli misiniz, tabi ki öyle bi şey yok! ancak çok düşünürsem bulabildiğim iki şey var; biri bu kış hiç üşümemem, diğeri de "hakim bey çok bekledim hamileyim ölüyorum bitiyorum yetti haa alın duruşmamı" diye isyan edebilmem. ilki, benim için çok acayip bir durum. yazın bile üşüyebilen biriyim, şimdi kış günü tişörtle gezebiliyorum. ocak ayında türkiyeye gelen norveçli değişim öğrencisiyim adeta! ikinciden biraz utanıyodum başlarda ama artık işin kaşarı oldum, yüzsüzce sıra istiyorum, duruşma uzun sürerse çekip gidiyorum, o gün olmaz doğum yapıcam daha erken gün verin diye çemkirebiliyorum. buradan özür dilerim diğer meslektaşlarımdan. ama bi daha hamile kalsam bi daha yaparım, bari bir işe yarasın hamilelik.

temsili sıcaklık algım

ha pardon bir güzel yanı daha varmış unuttuğum, o da doktor kontrolleri. muayene esnasında öyle neşeli, öyle enerjik oluyorum ki, doktorum beni tamamen yanlış tanıyor! gördüğü en pozitif hamilelerden biriymişim, ki asla öyle değilim! enerjik sıfatı da bana tabi ki hiç yakışmıyor, gelmiş geçmiş en uyuz insanlardan olabilirim. ama işte ultrasonda adeta bir sevgi kelebeği, bir neşeli şirin efendime söyliim bir duracell ayıcığıyım. o yüzden, ciddi dosyalarımın duruşmalarını hep muayene günlerine denk getiriyorum ki, müvekkilin on iki sene ceza almasının akşamı benim yüzüm gülebilsin, amaaan o da yapmasaydı yeaaa deyip geçebileyim. varsın doktor da beni yanlış tanısın, doğum esnasında nasıl hırçın, nasıl psikopat, nasıl şirret bir kadına dönüştüğümü görünce şaşırır biraz, o kadar.

şimdilik aklıma gelenler bunlar. öyle çok abartılacak bir şey değilmiş hamilelik, ben gerizekalı olduğumdan hiç nazlanmıyorum, sefasını sürmüyorum. aksine amele gibi oradan oraya koşturuyorum, günde en az 6-7 km yürümek durumunda kalıyorum (o yüzden 150 kilo olmadım henüz), eskisinden daha yoğun çalışıyorum. siz yapmayın sakın, çünkü ne gereği var? şu çocuğa da bir isim bulabilirsek rahatlayacağım tamamen. doğumdan sonra da giderim yine baro kokteyllerine. çocuk da güzel zamanda doğacak, oyumuzu isteyen adaylar varsa altınını alıp gelsin diicem de oyumu kime vereceğim belli. yine de sizden çok nefret etmemi istemiyosanız (ki biliyosunuz, acımadan eleştiririm bi de dalga geçmeyi çok severim), iki paket bebek beziyle gelmeniz de yeterli. pahalısından olsun lütfen, teşekkürler!

not : isminiz güzelse, çocuğun ilkokul eğitim masrafları karşılığında isminizi de koyarım, bi düşünün bence ;)


12 Mayıs 2017 Cuma

nasıl geçti habersiz, o güzelim yıllarım?

otuzlu yaşların en büyük sıkıntısı, vücudunun otuzlu yaşlarda olduğunu kabul edememek sanırım. beyin hala yirmilerdeymiş gibi devam etmek istiyor hayata ancak bedenin "sakin ol şampiyon" diyor. bunun en net örneğini geçtiğimiz hafta eşimle birlikte yaşadık.

cuma akşamına her zamanki gibi koro çalışmasında başladım. zaten bütün hafta yeterince yorulduğum için, çıkışta eve gitmekti planım. ama kader ağlarını örmüştü bir kere. müvekkilin art arda sekiz kere, canhıraş bir şekilde aramasından anlaşılacağı üzere "bi durum" vardı. mersin'deki ömrümün yüzde seksenini geçirdiğim camişerif mahallesine gelmem bekleniyordu. emniyeti aradım, ifadeyi kaçta alırsınız diye kibar kibar sordum. siz bizi aramayın, biz sizi ararız dediler. polisin huyudur "al bunu al al al" ya da "yat yat yat" diye bağırdıkları zamanlar harici hiçbir zaman net konuşmazlar. her şey muallaktır, muhtemeldir. "eyi o zaman, tamam ben haber beklerim" diyerek, camişerif'in güzide mekanı küçük ışıklar'a geçtim. her yarım saatte bir emniyeti aradım, benimle muhatap olan polisi çıldırttım ve fakat her seferinde ağzımın payını verdi "avgat hanım işimiz gücümüz var, size sıra gelmedi" diyerek.tabi ben bilendikçe bileniyorum, gittiğimde ilk kavgayı kendisiyle edeceğim. 

                                      bir dünya markası küçük ışıklar

ilk aradığımda yarım saat kırk beş dakikaya başlar denilen ifade tabi ki üç buçuk saat sonra alındı. memur yerine, her gittiğimde mutlaka gerildiğimiz bücürük genç komiserle tartışmayı tercih ettim ben de. ama o başka mevzu. yazarım ileride "kom şube : where dreams are lost" başlıklı bir blog yazısı.

eve geldiğimizde gece bir olmuştu ve uykusuzluk hakimdi. ertesi gün, gideyim camişerifte ofiste bekliim, bunlar sabah ezanıyla şüpheliyi getirir adliyeye dedim ama heyhat, öğleden sonraya kadar ne arayan oldu ne soran. zaten öğleden sonranın tamamını adliyede geçirdik. bu arada haftasonları gerçek bir kom şube polisi gibi giyinmeyi bırakmam gerek galiba, üzerimde tişört+önü açık gömleği gören diğer bütün şubeler beni de polis sanarak gereksiz muhabbetlere girdiler.

                                                 kom şube kombini

neyse bizim çocuk paket tabi, mağrur halimizden eser yok, kendimizi akşamki doğumgünü yemeğine psikolojik olarak hazırlamaya çalışıyoruz. ki bilen biliyo, bütün dosyalarımı içselleştiriyorum, üzülüyorum, o gün de çocuk tutuklandı diye içim acıdı falan. rakı iyi gelecek ama, dakikaları sayıyorum.

gittik mekanımıza oturduk, hızlı hızlı içip sarhoş da oldum, benden keyiflisi yok. mekanla karşılıklı gıcık olmaya başladık bi şekilde, saat 23.30da da kibarca artık gidin bakışlarına maruz kalınca aldık viskimizi gitarımızı, indik sahile. bu arada bir kişi hariç herkes otuzlu yaşlarda, kalan altı kişi o yirmili yaşındaki tatlışın enerjisini sömürmek hedefinde. vampirlerin güç savaşı yaşanıyor, kim daha çok enerjiyi emecek diye. hava güzel, keyfimiz yerinde, şarkılar idare eder, viskiyi daha kaliteli bekliyoduk ama şansımıza küstük, içtikçe içiyoruz. fakir eroini çekirdeğimiz bile var. (buraya bir parantez açmam lazım, YÜCE RABBİME ŞÜKÜRLER OLSUN MERSİN'DE YAŞIYORUM!!! ankara'da bırak bir parkta o saatte oturup içmeyi, normal saatte bile içki içemezsin, güvenlik "hayırdır bilader" diye gelir seni gönderir. o gece, güvenliğin önünde oturduk, kimse bi şey demediği gibi, en ufak bir kötü bakış bile yemedik.)

                                               temsili biz

sahilde sabahladık, çorbacıda kahvaltımızı yaptık evimize döndük, hava aydınlanmıştı. ancak bizi bekleyen başka bir durum vardı, sabah anamur'a yola çıkacaktık. önceden elli kere ertelediğim cezaevi görüşmesini yapmam lazımdı ve bu son fırsatımdı. uyanır uyanmaz cezaevini aradım, bir umut bugün görüş yok derler diye ama memurun tek söylediği "yani pazar pazar niye geleceksiniz ki avgat hanım, başka gün mü kalmadı? çok istiyosanız gelin ama, görüştürürüz" oldu. neyse ki eşimin cevval arkadaşları yardımımıza koştu ve biz iki saatlik uykumuzdan sonra, arka koltukta mal bakışlarımızla, ağzımızdan salya akıtarak etrafı izlerken, onlar bizi anamur'a götürüyordu. kendileri tabi hazırlanmışlar, geze geze gidicez diye, biz ölümüne akşamdan kalma ve uykusuzuz. sürüklenerek kendimizi gilindire mağarasında bulduk. ben ki ömrü boyunca spor yapmaktan kaçınmış bir insanım, beş yüz metre nasıl inip çıkıcam diye iç çekiyorum, zavallı kocam hala uyanamamış, ne olup bittiğinin farkında değil. biz girerken çıkanlar fenalık geçirerek çıkıyor, hepsinin üzerinde atletler, ellerinde diğer kıyafetleri, kan ter içindeler. aklınız varsa girmezsiniz, kaçın yol yakınken kendinizi kurtarın diyorlar. sanki içerde ya ejderha var ya kimera, ateşler içinde kalıcaz falan. beni epey korkuttular. yaa ben yaşlıyım girmiim, bak bel fıtığım var, klostrofobik de sayılırım diyorum, bi daha nerden görücen burayı gel işte diyolar. oysa ben kapıda bekleyip içeri girmek isteyenlere bilet kesmeye razıyım. öyle öyle indik mağaraya. ha, gerçekten mutlaka görülmesi gereken bir yer, çok çok güzel. ama akşamdan kalma gidilmeli miydi, bilemem. 


çık çık bitmiyor o merdivenler. bi ara dedim, yok ben güneşi göremeyeceğim, burada kalp krizi geçirip kalacağım. hadi yanımızdakilerden biri doktor, kalp masajı falan yapar beni hayata döndürür ama geri merdivenlerden kim taşıyacak? derken bana bir güç geldi, ilahi bir güç mü dersiniz, yıllardır içimde sakladığım enerji kırıntılarının toplamı falan mı artık her neyse, ki bence ölüm korkusuydu, kalsam kesin ölücem içerde, adeta bir tavşan gibi çıktım kalan yolu. 


anamur'a ulaştık, görüşeceğimi görüştüm, dönüşe geçtik. ama ne dönüş! fanatik fenerliler var arabada ve en azından silifke'ye yetişmeleri lazım beşiktaş-fenerbahçe maçını izlemeleri için. kahvaltı bile yapmadan yollara düşmüşüz, iki kuru simit lokmasından başka bir şey geçmemiş boğazımızdan ama basıyoruz ÇÜNKÜ MAÇ VAR. beş erkek birlikte maç izleyecekler diye basıyoruz. ben de inat ettim, yengeç yiicem. maç bitiminde tutturdum yengeç yemeden dönmem diye. mevsimi değil deyip geçiştirseler ikna da olurdum aslında ama onların da içesi varmış, maçta içilen yetmemiş, taşucu yolu göründü bize. eve döndüğümüzde yine sabaha az kalmıştı ve pazartesi sendromu başlamıştı.

pazartesi nası geçti anlatamam çünkü büyük kısmını hatırlamıyorum. müvekkillerle ne görüştüm, adliyede ne yaptım, kime gene ne sözler verdim kayıp bende. 

dolce vita iyi, hoş, güzel de, biraz da kaç yaşında olduğumuzu unutmamak gerekiyor galiba. geçen hafta sonunun yorgunluğunu hala atamamışken bu hafta sonu için yine çılgın planlar yapmış olmamız da artık salaklık mı başka bir şey mi bilmiyorum. napiim yaa festivali de kaçıracak değildik yani? olmadı artık gelecek hafta içini yine şuursuz bir şekilde uyuklayarak geçiririm.

eyyyyy otuzlu yaşlar, bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla!

11 Aralık 2016 Pazar

ağır ceza mahkemesinde bir gün

beş senedir neredeyse her gün duruşmaya giriyo olsam da, çoğu zaman duruşmalarda heyecanlanıyorum. ay ne güzel, ilk günkü heyecanımı kaybetmedim falan değil, heyecanlı bi yapım var, geriliyorum, stres yapıyorum. anksiyeteliyim işte off! hadi gene tek hakimli mahkemelerde daha sakin kalabiliyorum, en azından "dilekçemizi tekrar ederiz", "aleyhe hususları kabul etmiyoruz" efendime söyliim, "bilirkişi raporunu incelemek için süre istiyoruz" kısımlarında daha bi tecrübeliyim artık. ama bir ağır ceza öyle mi? bi kere karşında üç tane suratsız hakim ve her an uykusundan uyanıp ters ters bakabilecek bir savcı var. katip ise mahkemedeki davaların gerginliğinden taşa dönmüş. bir de kendi duruşmasını bekleyen avukatlar ve izleyiciler de salondayken, sadece "iliyhi hısıslırı kbl etmiyirz" diyecek olsam bile yanaklarım kıpkırmızı oluyo, kalbim dokuz sekizlik atıyo. 

bundan birkaç ay önce aldığım bir dosya var. sorgusunda ağlayıp sızlanmama rağmen, ajitasyonun en dibine vurup sorgu hakiminin gözünden yaş getirmeme rağmen çocuk tutuklandı. cezaevine gidip gelip, "raaat ol yaa ilk duruşma tahliye etcem ben seni" diyorum. ailesi, parayı peşin vermenin zalimliğiyle her gün taciz ediyo, diyorum "raaat olun". çocuk her gittiğimde, abla noolur şu mahkemeye düşmesin diye özel istekte bulunuyo, başkan cezayı geçiriyomuş. yok diyorum raaat ol, düşmez oraya, yeni açılan mahkeme var. abla diyo, aman noolur oraya düşmesin. nasıl engel olacaksam artık. yılbaşı çekilişinde, milli piyango topunun düşmesini bekler gibi bekledim ama tabi ki çocuğun korktuğu mahkemeye düştü dosyam. kime sorsam geçmiş olsun diyo bana, senin yaptığın savunmanın önemi yok. bütün dosyayı hukuka aykırı toplanan delil üzerine kurmuşum ama mahkemenin umrunda olmayacak yani. gitti benim çocuk. ama gidip gelip raaat ol diyorum, ben seni tahliye edicem. bir sene içinde çocuğa altı dosya açılmış, suç makinesi olma yolunda ilerliyo ama kariyeri daha başından bitecek cezaevinde. çocuk da dünya sevimlisi ve bir o kadar salak, yaptığı her şeyi anlatacak ben bıraksam ama diyorum sus ve acıklı bakmaya devam et. 

duruşma günü geldi çattı. gece zaten uyuyamamışım stresten. bi de duruşma saatini yanlış kaydetmişim, adliyeye geç gitmenin verdiği stres de var. stajyer arıyo göksu abla kooooş diye. koşayım da nefesim iyice tıkansın di mi? bizden önceki iki dosyada heyet onar yılı kilitlemiş sanıklara, onu duydum benim moral iyice çöktü. mübaşir salona aldı beni, onun eşliğinde kurbanlık koyun gibi gittim oturdum yerime. heyetin morali yerinde, cezaları vermişler, güne iyi başlamışlar. savcı beni kesiyo, bak sana ne güzel çarpıcam birazdan der gibi. katiple bi gün önceden konuşmuşum, raaat olun avukat hanım, ilk celse biz dosyayı bitiririz sizinki de cezayı alır, kasmanıza gerek yok demiş, ben zaten iyice depresifleşmişim. tek tesellim salonda benim stajyerden başka izleyici yok, belki konuşabilirim. konuşmak bana inanılmaz zor geliyo ama, orda başkan savunmanı türküyle yap dese patlatıcam en duygusal türküyü, alıcam beraati ama yooook illa konuşulacak. parayı peşin almak demek müvekkile şov yapmak zorunda olmak demek zaten ama ben şu an o modda hiç değilim.

getirdiler benim çocuğu salona üç jandarma eşliğinde, çocuk benden beter titriyo. göz göze gelmeye çalışıyorum, hiç oralı değil, hayat hikayesi gözlerinin önünden geçiyo büyük ihtimalle o an. zavallım kimbilir neler düşünüyo.

başkan duruşmayı başlattı, benimkine verdiler sözü. bilmiyorum, iftira, haberim yok maberim yok bi şeyler geveledi çocuk. ama başkan yer mi? suç anında bulunduğu yerle ilgili öyle sorular soruyo ki, bi de çocuğu yanıltıyo ama ifadende öyle demişin falan diyo, ben harıl harıl sayfa karıştırıyorum ifadede öyle mi demiş lan diye, bakıyorum ifadede öyle bi soru yok bile. seni sinsi başkan. korkudan ölücem çocuk şimdi dememesi gereken şeyler diyecek diye. ama benim o saf, o gerizekalı, o sapşik müvekkilim hayır ben öyle bi şey demedim diyo.

çocuk oturduğu an yerine, raaat ol bakışımı attım kendisine, karşılıklı gülümsedik. ha ben hiç raaat olamıyorum ama. bunu teşhis eden kızı o gün bulamamış ailesi, getiremediler. kızın dinlenmesi lazım, daha önceden gidip konuşmuşlar, taaam yaa beni polis zorladı zaten böyle ifade vermeye falan demiş, kızı dinletmem lazım mutlaka. derken başkan, tanıkları alalım dedi. ne tanığı lan diye baktım kapıya, çocuğu alan polisleri dinleyecek heyet. polisleri gören müvekkil kendinden geçti, içinden dualar okumaya başladı. aha dedim biz bittik. stajyer bana kaş göz yapıyo, polisler de yauuşukluymuş heaa anlamında, tamam canım yakışıklılar da gidiyo bizim çocuk! bunlar ifadeyi verdi geçti izleyici koltuğuna oturdu. ben savunmayı yaparken bütün suçu bunlara atıcam, ama nah atıcam, yüzlerine bakarken nası diyeyim narkotik polisi de hep böyle itlik, hergelelik peşinde sayın başkan diye? bi de heyet vazgeçti mi gelmeyen kızı dinlemekten. ben öldüm o an. katip pis pis sırıtıyo bana. dosyayı bitirecekler. hesap kitap yapıyorum on sene alsa yatarı şu kadar falan diye. temyiz hakkı kazandık, dosya temyizden bozulup döner raaat olun falan diicem. 

savcı mütaalasına geçti, seksen tane madde saydı hepsinden cezalandırılsın diye. göz ucuyla katibe bakıyorum, bana el hareketi yapıyo aha geçiriyo diye. çocuk cezalandırılsını duydu zaten, baygınlık geçirdi bi. bana bakıyo, göz göze gelmemeye çalışıyorum. başkan sözü bana verdi, baktım dosya zaten gitmiş, bari ben ciddiyetimi bozayım şebeklik yapayım, belki yumuşatırım derdindeyim ama ağır cezada daha önce yaptığım tek şebeklik yine bir uyuşturucu dosyasında "sayın başkan ben beraat istiyorum, isteyenin bir yüzü vermeyenin ehi ehi ehi" diye konuşmam ve 15 yılla oturmam olmuş, bir şebekliğin daha boşa gitmesine izin veremem. aklıma meşhur karikatür geldi, aha bu, dedim bunun başka yolu olmayacak :


başladım savunmama. "hakim bey" dedim (lan başkan diyecen gerizekalı dedi iç sesim), "ne yapmış bu çocuk? demirtaşta yaşaması mı suç? sırf o mahallede yaşıyo diye olağan şüpheli bu çocuk!" bi yandan da göz ucuyla önümdeki ekrana bakıyorum, katip aynen dediğimi yazıyo. bi gece önceden olağan şüphelileri izlediğim çok iyi olmuş. "çocuk pazarcıyım diyo, anası babası da pazarcı, ne yapsınlar nasıl gidip lüks semtlerde otursunlar? ama ben bugün başka bi şeyden bahsetmek istiyorum " dedim. dosyamın içinde usulsüz delille ilgili yargıtay kararlarım var. aldım hepsini elime, "şu elimde gördüğünüz yargıtay kararları" diye başladım. adeta bir seyyar satıcıyım. başkan bi gülümser gibi oldu. ondan aldığım cesaretle polise tekrar bok atmaya karar verdim ama polisler pis pis bakıyo bana. "polislerimiz" dedim, "tabi yazık, gece gündüz durmadan çalışıyo ve yoruluyolar, belli ki o yorgunlukla, almaları gereken arama kararlarını almamışlar. onları da çok iyi anlıyorum ama hukuksuzluk söz konusuysa burada bir dur dememiz lazım" diye lafı toparladım. polislere tabi ki bakmıyorum yoksa beni bi kaşık suda boğacaklar orda. zaten ben o lafı dedim çekip gittiler. lan gitsenize o zaman daha önce, ben de rahat rahat "bu polis bunu hep yapıyo sayın başkan, kafalarına göre gidip adam topluyolar, böyle iş mi olur allah aşkına" diye üste çıkayım. 

diyecek sözüm bitmiş aslında, ama başkan hala benden konuşmamı bekliyo. çocuk da bu kadar paraya az cümle kurdu yaa bu avukat diye bakıyodur eminim o sırada ama ben göz göze gelmiyorum kesinlikle onla. 

bu iş böyle olmayacak, benim bu heyeti güldürmem lazım dedim ve o andan itibaren iyice koptum zaten. "üniversitede çok sevdiğim bi terim vardı sayın hakim" dedim, (allahım hala sayın başkan diyemiyorum), "lütfen tutanağa geçsin" dedim, mağrur bir ifadeyle, katibe elimi kaldırıp yukardan işaret ettim. "yasak ağacın zehirli meyvesi". tabi ben terimi yanlış söyledim, başkan ve heyet koptu, başladılar gülmeye. başkan düzelterek zapta geçirdi "zehirli ağacın meyveleri de zehirli olur" diye. ama nası gülüyolar, ben de "neyse aynı kapıya çıkıyo" falan diye daha da artırıyorum şebeklik dozumu. katip dönüp dönüp heyete bakıyo, bunlar niye bu kadar koptu yaa diye. "bu çocuk derhal tahliye edilmeli" diyorum, başkan soruyo başka diyeceğiniz var mı diye. ben bi kere coştum ya, artık beni tutamazsınız tabi. "hakim bey", lan deme deme, başkan de allahsız diyo iç ses, onu da susturuyorum. "şimdi siz kafası güzel bi kızın, birbirine benzeyen beş kişi içinden yaptığı teşhis ve polisin usulsüzlüğü ile mi yargılıyosunuz bu zavallı çocuğu? çocuk yaa bu, ne anlar eroinden kokainden? beraat etmeli. hem de hemen, şimdi, tam burada!" 

heyet gülmekten yerlere yatıyo. tamam biraz gülmek iyi de, o kadar gülünce de emin olamıyorum, iyi mi kötü mü. baktım azıcık da dosya içeriğine girsem iyi olacak, "çocuğun sicil kaydı yok" dedim. hakikaten henüz yok. ama başkan sorsa çocuğa o an, benim saftirik şapşik diyecek altı dosyam var başkan amca diye. allahın sevdiği kuluymuşum, başkan çocuğa sormadı bi şey. "ha bi de son şey, dosyada elde edilen uyuşturucularda çocuğun parmak izi de yok" dedim. "düpedüz iftira işte, görüyosunuz"

heyet gülmeyi bıraktı, gereği düşünüldü kısmına geçildi. "sanığın beraatine, tahliyesine, tutuklu kaldığı süre için tazminat hakkının bulunduğuna" 
saniyesinde katibe hareketini iade ettim, kim kime geçirdi bakalım bakışımla beraber. stajyer bana bakıyo, yüzünde mutluluk, ben sevinç çığlıkları atmamak için kendimi tutuyorum ama birazdan salondan çıkınca stajyerle havada birbirimize doğru zıplayacağız! 

bütün sakinliğim ve ağırbaşlılığımla teşekkür ettim, doğru kararı verdiniz bakışımı attım başkana ve göz kırptım. geçerken de savcıya "noolduuuu nooolduuu" bakışımla tavrımı koydum. 

bir ağır ceza mahkemesini yenmiştim, artık dünyalar benimdi. cübbeme gururla sarındım, uzaklara bakarak salondan çıktım. gün daha yeni başlıyordu.

18 Ekim 2016 Salı

tulum mehmet

birkaç ay önce, saral ailesi dergisi için yazmıştım bu yazıyı (evet ailemizin bir dergisi var, öyle de artistiz), geçen ayki sayısında yer aldı, bir de bloga koymak istedim. 



Her torun için dedesi kıymetlidir ama benim dedem en kıymetliydi. Tulum Mehmet, yani Mehmet Saral. Küçükken lakabını hiç anlamadım, üstelik kızardım, dedeme niye peynir diye hitap ediliyor diye şaşırırdım. Sonradan öğrendim adının bizim yörenin müzik aleti tulumdan geldiğini.

Ben dedemi gerçek anlamıyla tanımaya başladığımda dokuz yaşındaydım. Ankara’ya, evimizin çok yakınına taşınmışlardı babaannemle, okul çıkışları kardeşimle yanlarına giderdik. Tulum Mehmet’i başkalarından dinlerseniz, size çok şey anlatırlar; belediye başkanlığı yaptığını, çok iyi saksafon çaldığını, çok neşeli ve esprili bir adam olduğunu, çok zeki olduğunu… Ama ben, küçük bir kız çocuğunun gözünden dedesini anlatacağım.

Ben dedemi öyle çok severdim ki, onunla iyi anlaşan herkesi çok kıskanırdım. Bizim oturduğumuz mahalle, müstakil evlerden oluşan, ortada kocaman bir parkın olduğu bir yerdi. Havalar güzelse, okul çıkışları o park her yaştan çocukla dolu olurdu. Dedeme komşu çocuklar dedeme adeta tapardı, dedem parkın en sevilen insanıydı. Bütün çocuklara çikolatalar alır, onlara bilmeceler sorar, fıkralar anlatırdı. Bense kıskançlıktan ölürdüm. Süleyman diye bir çocuk vardı, benden bir yaş küçük, kardeşimden bir yaş büyük. Dörtgöz Süleyman! Peltek Süleyman! Çocuktan ölesiye nefret ederdim çünkü dedemi çok severdi ve sanki kendi dedesiymiş gibi davranırdı. Bütün o pis lakapları ben takmıştım ona, herkes öyle çağırsın ki onu, bir daha sokağa çıkamasın, dedem de bana kalsın! Bir kere o çocuğu dedemin arabasının kaputuna otururken görmüştüm, çıldırdım! O kimdi ki benim bile dokunamadığım arabanın üzerine çıkabiliyordu? İlk ve tek tokadımı o çocuğa atmıştım. Bir tek, halamın oğulları geldiği zaman dedemi paylaşabilirdim, çünkü onlar başka bir şehirde yaşıyordu ve yılın bir haftası dedemi sevme hakları vardı.

Dedemle ilgili hatırladığım ilk net anı, babaannemi, beni ve kardeşimi çoooook uzaklara pide yemeye götürmesiydi. Peugeot 404’ü vardı dedemin, bej rengi, parıl parıl parlayan. Ölürdük o arabaya binebilmek için! Bir haftasonu, dedemle babaannem, hadi dedi bize, sizi gezdirelim biraz. Kardeşimle sevinçten havalara uçmuştuk. Bize saatler gibi gelen bir araba yolculuğundan sonra bir lokantaya girdik. Hayatımın ilk kapalı pidesini yedirmişti dedem bana. Ben ki, yemek yemeyi sevmeyen, ilk lokmadan sonra ağzına asla bir şey koymayan bir çocukken, pideleri yedikçe yemiştim. Tadı hala damağımdadır. O günü çok net hatırlamamın nedeni dönüş yolu gerilimimizdi. Saatlerce sürecek bir yolculukla eve geri dönecektik, karnımız tok, sırtımız pekti. Dedemin herkese yardım eden bir adam olduğunu annem ve babam sürekli anlatırdı ama biz bunu birazdan bire bir yaşayacaktık. Issız yollardan eve dönerken, dedem otostopçu bir genç gördü ve arabayı hemen durdurdu. Otostopçu genci, kimseyi bindirmediği Peugeot’suna aldı! Kardeşimle korkudan tir tir titremeye başladık. Öyle ya, ebeveynlerimiz bizi yabancılara karşı sürekli uyarıyordu ve şimdi bir yabancı yanımızda oturuyordu. Genç adamın sırasıyla önce dedemi, sonra babaannemi öldürüp beni ve kardeşimi kaçıracağından o kadar emindim ki, kardeşimi avutmaya çalışıyordum, günün birinde anne ve babam bizi bulur ama biz, bu adam dedemi öldürmeden onu kurtarsak daha iyi olur diye. Yol boyu bizimle oynamak isteyen genci tekmeleyerek gittik! Çocuksa sesini çıkarmadan ve kimseyi öldürmeden varacağı yere geldi ve güzelim 404’ten indi! Dedemi kurtarmanın haklı gururuyla kalan yolumuzu büyük bir coşku içinde geçirmiştik! Yıllar sonra o pideciyi tekrar buldum. Saatler sürdüğünü sandığımız yer aslında bizim eve on beş kilometre uzaklıktaymış! Yine de o günü her hatırladığımda sanki Ankara’dan Samsun’a gitmiş gibi hissederim.

Samsun. Bafra. Dedemin yattığı yer. Yirmi yaşındaydım dedem öldüğünde. Dedem yedi sene önce bizim şehrimizden taşınmış, halamların olduğu şehre yerleşmişti. Dedemin öldüğü gece bir rüya görmüştüm, ölüme işaret eden, o korkuyla annemi uyandırmıştım. Annem böyle şeyleri ciddiye almamamı, uyumamı söylemişti. Sabah erkenden beni o uyandırdı, gözleri yaşlı, deden, dedi, başka bir şey diyemedi. Demesine de gerek yoktu, ne olduğunu anlamıştım. Hiçbir hastalığı olmayan adam, bir anda uykusunda ölmüştü. Güzel bir ölümdü aslında ama henüz erkendi. Cenazesine gidene kadar ne olduğunun tam olarak farkına varamamıştım. Tabutunu gördüğümde anladım bir daha onu hiç göremeyeceğimi. Bir daha hiç şımaramayacağımı tek kız torunu olduğum için. Bir daha hiç, dede bak ben briç öğrendim, seni çok pis yeneceğim diyemeyecektim. Bir daha hiç ağzımın payını veremeyecekti ne briçte, ne batakta ne tavlada ne satrançta. Yenilmelere doyamazdım oysa ben dedeme. Bir daha hiç bütün kuzenler toplanıp dedemin göz rengini kim doğru bilecek diye iddiaya giremeyecektik. Bana göre ela-yeşildi, kardeşim mavi derdi, kuzenlerim kahverengi. Bir daha hiç espriler yapmayacaktı bize. Bir daha hiç geç geldiğim için azar işitmeyecektim. İnsülin iğnesini olurken benim canım acımayacaktı, başka odaya kaçamayacaktım. Birlikte türkü söylemeyecektik bir daha. Avukat olduğumu göremeyecekti, avukat şakaları yapamayacaktı. Evlendiğimi göremeyecekti, damadı korkutamayacaktı, gülemeyecektik birlikte bir daha.

Tam on yıl oldu dedem gideli. Bafrada, büyüdüğü evin bahçesinde, yeşil bir yamaçta mezarı.
Sorarsanız başkalarına, size çok şey anlatırlar. Ne işler yaptığını, müzik kulağının harika olduğunu, çok komik ve eğlenceli olduğunu, çok hoş sohbet olduğunu… Benim içinse olabilecek en iyi dededir o, herkesten kıskandığım, kimseyle paylaşmak istemediğim. Her gün eve geldiğinde bize çikolatalar, gofretler alan. Ergen iddialarımla, cahilliğimle karşısına çıkıp meydan okuduğum ve her seferinde ağzımın payını aldığım.


Her torun için dedesi özeldir ama benimki en özeliydi. Nur içinde yat Tulum Mehmet, bir gün yine beni gezdirirsin belki o güzel bej rengi, parıl parıl parlayan Peugeot’nla.

16 Eylül 2016 Cuma

ankara atatürk lisesi

1996'nın serin bir eylül sabahı, annemle taksideyiz, heyecandan midem bulanıyor, zaten çok kalmadan arabayı sağa çektiriyorum ve inip kusuyorum gazi mahallesinin orta yerine. yirmi sene önce, ankara atatürk lisesindeki ilk günüm. tabi ki töreni kaçırmışım, direkt sınıfa geçiyorum ve yedi senelik maceram başlıyor.

ilk görüşte aşk diye bir şey kesinlikle var ve benim ilk aşkım atatürk lisesi. ilkokul beşinci sınıfta, dersanenin servisinde gördüm üç kocaman bloklu, dev bahçeli bu okulu ve o ilk gördüğüm andan itibaren aklımdaki tek şey anadolu lisesi sınavında atatürk lisesini kazanmak oldu.

bu sene ankara atatürk lisesinin 130. senesi. mezuniyetimin üzerinden on üç yıl geçmiş ama her şey hala dün gibi. şu altta gördüğünüz fotoyu çekmek için bahçesine girdiğimde yaşadığım heyecan, ortaokula başlarken bahçesine ilk kez girdiğim anla aynı. benim zamanımdan sonra bahçede ve okulun çevresinde epey değişiklik olsa da, ne zaman o bahçeye girsem aynı duyguları yaşıyorum.





fotoda görünmeyen, okuldaki en ücra, en bağımsız, hatta en sevimsiz blokta başladı bizim dönem ortaokula. kimsenin sevmediği, sadece hazırlık sınıfını okuyup geçtiği bloktu c blok. her ne hikmetse, bizim dönem o blokta dört yıl kaldı! bütün ortaokulu c blokta okumak zorunda kalan talihsiz bir dönemdi bizimki. okulun yatılı olduğu dönemde yatakhane olarak kullanılan, sınıflarının çok küçük olduğu, a blokta işiniz varsa asla bir teneffüs süresince gidip halledip gelemeyeceğiniz blok. okulun güzel müzik sınıfı, a blokta en üst kattaydı ama zavallı biz c blok alt kattaki dandik müzik sınıfında dersi almak zorundaydık. a bloktaki müzik sınıfını görenler anlatırdı, "iki sınıf var orada, birinde bateri bile var!" diye. oysa otur şükret di mi, müzik dersini aldığın ayrı bir sınıf var diye! diğer bloklardaki kantinler bizim için efsaneydi mesela. hamburger satılıyomuş o kantinlerde! on - on bir yaşında küçücük çocuksun, on yedi yaşında koskoca adamların okuduğu bloklara gitmek yemezdi biraz da. kendi adıma konuşayım, hazırlıktayken bakamazdım bile lisedekilerin yüzüne. zaten onlarla göz göze geldiğin an, seninle dalga geçilmesini göze aldığın andı. lisedekiler bizim için ilahtı! hazırlık bitip de orta bire geçtiğimizde, gönül rahatlığı ile lisedekilere aşık olmaya başlamıştık. orta sondayken, lise birden çocuklarla çıkan bizim dönem kızları ise gözümüzde tanrıçaya dönüşmüştü. c blokla ilgili hatırladığım tek güzel şey, bizim sınıfın arka bahçeye ve a blokta arka bahçeye bakan sınıflara bakmasıydı. at kestanesi ağaçlarıyla dolu olan bahçe, özellikle bahar aylarında izlemesi en keyifli yerdi. o bahçeye çıkmak yasaktı, küçücük olduğumuzdan kocaman gelirdi. ön bahçede, c blok önündeki kara dut ağaçları ise tamamen bize aitti; ellerimiz, yüzümüz, üstümüz başımız kırmızı olana kadar yerdik meyvelerini. b blokta beyaz dut ağacı vardı, hiçbir zaman meyvesini yemek kısmet olmadı. yemekhane o kadar uzaktı ki, öğle teneffüsüne beş dakika önce çıkmak için izin isterdik hocalardan. zaten küçüğüz, bi de o yemekhane kuyruğunda liselilerin arasında kaybolup gitmek vardı alın yazımızda!

ortaokul çok memnun kaldığım bir dönem değildi açıkçası, hem fen bilgisi hem de sınıf öğretmenimiz olan bengü hocayı hala kötü hatırlarım. bir gün olur da karşılaşırsak kendisinin yüzüne de söyleyeceğim, mahvettin ergenliğimi vizyonsuz, gelişmemiş, ezik kadın! on iki on üç yaşındaki kıza bu kadar hırsla davranacak ne derdin vardı acaba? elime cetvelle vurup kanatmışlığı var, şimdiki dönemde yapsa kasten yaralamadan savcılığa şikayet edilir. yirmili yaşlarda, toy bir öğretmen olmasına da veremiyorum, okulun tecrübeli hocalarından azıcık öğrenseydi keşke biraz öğretmen olmayı. annene şikayet edersen karaktersizsin demişti bi de bana! ki annem okul aile birliği başkanıydı, bütün şikayetler ona giderdi. on üç yaşındayım haa, zaten ergenlik başıma vurmuş, kendimce bi sürü derdim var, bi de hoca bana taktı! kimseye diyememiştim bu kadın manyak diye. ki ben çalışkan da bir öğrenciydim, şımarıklığımı ilkokulda bırakıp gelmiştim, diğer hocalar severdi beni. mesela bir asuman hocam vardır, ortaokulda iki sene matematik öğretmenimizdi, hala sever beni! güngör hoca vardı, türkçe öğretmenimiz, yazı yazmamı o teşvik etmişti. bugün bloglarımla kafanızı şişiriyorsam, ilk tohumu atan güngör hoca sayesinde. bir de birazdan bahsedeceğim lise edebiyat hocam sayesinde. tarih hocamız vardı, fahrettin hoca, sert görünüşünün altında yumuşacık bir kalbi vardı ve sözlü yapmayı çok severdi! maveraünnehir soruları ile günümüzü bir anda kabusa çevirebilirdi. yine de çok severdik birbirimizi. fakat işte çözemedim bengücüğümün bana düşmanlığını bir türlü. bir ingilizce öğretmenimiz de çok fazla sevmezdi beni ama ben kendi isteğimle iki tane dönem ödevi hazırlayıp verince vazgeçmişti bana kötü davranmaktan. çalışkan bu kız, kaybetmemek lazım diye düşündü herhalde. her neyse, bulucam seni bengü hoca, hesabım bitmedi seninle :p

lise ise bambaşkaydı! hem artık c bloktan kurtulmuştuk, hem de biraz daha büyümüştük. ama asıl güzelliği sınıf değiştirip, hem anlaşamadığım insanlardan, hem de nefret ettiğim fizik ve biyolojiden kurtulup, allahına kadar tarihe coğrafyaya ve edebiyata girmiş olmamdı. kocaman sınıflı a blokta kışın donuyo olsak da kantine ve tuvalete ve okulun yakışıklılarına yakındık bi kere! en alt kattaki masa tenisi salonuna koşa koşa gitmeden de yetişebiliyorduk (okulun bütün spor salonu imkanlarına, spordaki başarısına rağmen benim tek becerebildiğim masa tenisiydi, o yüzden o salon daha özeldir. morg diye korkuturlardı biz ortaokuldayken bizi liseliler de neyse ki sonradan laboratuvarlar açıldı, geniş alana masa tenisi salonu yapıldı da korkmayı bıraktık.) okulun dört yüz kişilik düzenlenen gecelerde şarkı söylüyordum bol bol, törenlerde sunuculuk yapıyodum. bi anda her şey güzel gelmeye başlamıştı. kezban hoca sınavdan yüz alana çikolata dağıtıyo diye matematikte başarılı öğrenci bile olmuştum! süheyla hocamız vardı, edebiyatçımız ve sınıf öğretmenimiz, sayesinde edebiyatı sevdim, yazmayı çok çok sevdim! bir dönem hastalanmıştı, rapor almıştı, bize de okula yeni gelen bir edebiyatçıyı vermişlerdi. kadın aslında çok iyi bir kadındı, bizi adliyeye götürmüştü ileride hukuk okumayı düşünenler için, duruşma falan izlemiştik. kadın hakikaten bize bir şeyler vermek için uğraşıyordu ama biz süheyla hocaya öyle bir aşkla bağlıydık ki, kadına çok kötü davranıyoduk, kadın ağlayarak bırakmıştı bizim sınıfı. bizim umrumuzda değildi ama, süheyla hocamız geri dönmüştü! ergenler gerçekten çok pislik olabiliyorlar. 

aslında ben atatürk lisesi hakkında öyle genel bilgiler verecektim, 1886'da ankara idadisi adıyla kuruldu, yıllarca taş mektep olarak anıldı, atatürk bir ziyaretinde kurtuluş savaşındaki katkısından ötürü okula sancak hediye etti (okulun arka bahçesindeki müze binasında sergilenmekte), orhan veli, can yücel falan hep bizden mezun, popüler mezun istiyorsanız can dündar ve ilber ortaylı da var falan diye ama bir anda benim kişisel tarihime döndü yazı. zaten bütün o bilgileri şu linkte de bulabilirsiniz. hayatımın üçte biri orada geçti ama, ne yapabilirim. bugün olduğum kişiysem yüzde sekseni ankara atatürk lisesinin ürünü. çok sevdim ben okulumu, çok üzüldüğüm de oldu, en az bir milyon platonik aşk yaşadım, çok eğlendim, çok şey öğrendim ve mezun oldum. şimdi de çok özlüyorum.

yüz otuzuncu yılın kutlu olsun ankara atatürk lisesi; bana yaşattığın her şey için teşekkür ederim, daha uzun yıllar, birçok ergeni mutlulukla mezun edersin umarım!

19 Mayıs 2016 Perşembe

facebook onurumuzdur!

devletle ufak bi işim var diye aylardır feysbukum kapalıydı, tabi ki o iş olmadı ve ben sahalara geri döndüm. feysbuk olmayınca benim gibi stalker'lığa gönül vermiş, senelerini harcamış bir insan neler yapıyo onu anlatıcam bugün.

twitter'ı her zaman daha çok sevsem de, twitterdan gıybet yapılmıyo! üç ay boyunca sadece siyasi analiz okumaktan ciğerim soldu! takipçisi çok olan biri de diilim, laf soksam kimse fark etmiyo! anca kendi kendime yazdım durdum. hayır yani, seçim dönemi de geldi, en sevdiğim zamanlar bunlar, yüze gülüp arkadan demedik laf bırakmayacak kimse ve ben hiçbirini takip edemiyorum! yazıcam oraya, çok sevgili yönetim kurulu adayları, arayıp oy istemeyin, o kadar yeni büroya taşındım, gelin büroya ve a4 kağıt, kartuş falan alın baklava börek yerine diye ama twitterda beni sadece baro başkanı takip ediyo, umrunda olmaz benim kartuş ihtiyacım. zaten bu sene açık açık desteklediğim, seçim çalışmalarına katıldığım aday da var, diğer grupların adaylarının beni sallayacağını da sanmıyorum. kararsız bir seçmen gibi değerli değilim artık. hoş ben yine yolumu buldum, kokteyllerde, efendime söyliim toplantılarda hemen sahneye çıkıyorum, iki şarkı türkü patlatıyorum. gitar kutusunu açtım ama para atmayın bakın tekrar söylüyorum, a4 kağıt ve kartuş daha makbule geçer. bu arada söylemeden edemeyeceğim, bir yanım hala ankara barosunda, bi de kavga gürültüyü seviyorum, ankara seçimini takip etmek çok eğlenceli. adaylar yine abartmış orada, if'te ezginin  günlüğü konserine götürüyo bi aday seçmenlerini. benim a4 kağıt isteğim çok vizyonsuz kaldı yanında!

feysbuk olmayınca telefonun şarjı bitmiyo. bakıyorum yüzde 90. üç saat sonra bakıyorum yüzde 80. günde sekiz kere şarja taktığım telefon kendine geldi üç ayda. arayanım soranım da yok beni darlayan müvekkillerimden başka, bütün gün çantada duruyodu o telefon. oysa ben biyonik elim olarak kabul etmiştim kendisini bir zamanlar, mütemmim cüzdü. değilmiş. 

her dakika feysbuka fotom düşecek diye korkum da olmadığından üç aydır kot pantolon ve spor ayakkabıyla geziyorum, saç makyaj hak getire. ben sanıyorum ki benim feysbukum yok diye kimse beni göremiyo. piiii, bi sürü rezil fotom etiketsiz şekilde sosyal medyanın vahşi ortamına yayılmış bile! mankenliği bırakan tyra banks gibi 850 kilo geziyodum ben oysa, homeless'tan hallice konsere falan çıktım o rahatlıkla, allah benim zekamı az vermeyeymiş keşke!

instagramda stalkerlık çok zor, herkes hesabını kilitliyo, feysbuk olmayınca kim napıyo ne ediyo diye bakamadım, bütün eski sevgililerimin yeni sevgililerinden rapor istiyorum, üç ay boyunca ne yaptınız hemen söyleyin! hoş şöyle de bi avantajı oldu, profillerine bakıcam diye yanlışlıkla arkadaşlık göndermelerim, resimlerini beğenmelerim falan da otomatikman ortadan kalktı. üç ay öyle bi gerilim yaşamadım en azından.

kim kime laf sokmuş, kim kimle kavgalı, kimin başına neler gelmiş hiiiç öğrenemedim. ortamda konuşulan şeylere yabancı kaldım, noolmuş noolmuş diye sorup durdum. hatta biraz ileri gidip yanımdaki arkadaşlarıma "feybukunu bi aç da neler oluyo bi göriim" bile dedim. açmadılar. aman, çok kıymetli haber merkeziniz sizin olsun! 

bol bol boncuk dizdim, küpedir kolyedir efendime söyliim bilekliktir, uğraştım durdum. zaman geçmiyo başka türlü. en son boncuktan kuş yapacaktım da sgk sonuçları açıklandı, o görevi cezaevindeki müvekkillerime devrediyorum. üzerinde "aoss hukuk birosü" yazan bir kuş benim de hakkım. 

instagramdaki bütün filtrelere hakimim artık, hangi efekt gıdıyı azaltıyo, hangisi gözleri ortaya çıkarıyo falan hepsini sorabilirsiniz. twitterda ona buna mention atarak vakit geçirdim de hesap kilitli olunca seni takip etmeyen göremiyomuş soktuğun lafları. boşa gitti justin bieber'a, ebru gündeş'e gönderdiğim öpücükler. 


yaz yaklaşırken feysbuka geri dönmüş olmanın sevinci içindeyim, lütfen bütün tatil fotolarınızı, içki masalarınızı, abuk sabuk seminerlerden havalı hallerinizi eski adıyla timeline'ıma yeni adıyla haber merkezime düşürün, ölüyorum meraktan. uzun uzun yazdığınız bütün yergilerinizi okumak istiyorum. beğenmeyen ölüyomuş, beğen geç, paylaş ve hayatın sırlarına eriş temalı paylaşımlarınıza açım. bin yıl önceki haberleri yeniymiş gibi paylaşmanızı okumak istiyorum. feysbuk gizlilik ilkesince bütün haklarım saklıdır yazın altı ayda bir, hepsini beğenicem. kurana kafa atan kız yandı, sureyi tersten okuyan çocuk kertenkeleye dönüştü paylaşımlarınıza yorum bırakıcam, bütün çocuklarınızın her yaptığı şeye ayyy canım maşallah yazmaya hazırım, aşk kokan duygu yüklü şarkılarınıza eşlik edeceğim. ama en çok kedili paylaşım yapın, çok özledim.

yazımı bitirirken içimden yurtseven kardeşlerin en yakışıklısı ve en başarılısı ismail yk'nın feysbuk şarkısını gönderiyorum tüm sevenlerime. feysbuk feysbuk her gün aradım durdum, feysbuk feysbuk görür görmez tutuldum.

gördüğünüz gibi, i'm back bitches!

5 Şubat 2016 Cuma

hasretinden prangalar eskittim : gömeç

kışın ortası esas itibari ile depresyon mevsimimdir. kışı seven insanları da hiç anlamam ben. yaz çocuğu olduğumdan olabilir ya da ne yaparsam yapayım asla ısınanamamdan. kışın sekiz kat giyinmeden asla dışarı çıkamam ben mesela. çıplak teninin üzerine bir kazak, üzerine de ince bir montla eksi üç derecede kesinlikle üşümeyen arkadaşlarım var benim ve deli gibi kıskanıyorum. sekiz kat derken gerçekten abartmıyorum. hadi sizin için altı kat olsun. her neyse, benim aklımda yine her kış olduğu gibi bu kış da tek bir şey var: gömeç.

hayatımın hiç bitmeyecek aşkı, kavuşamadığım sevgilim gömeç.
adını sanını kimselerin duymadığı, "neresi yaa orası" diye sorulunca "burhaniye ve ayvalık'ın arası" denmesi zorunlu olduğu, çoğunlukla boşnakların yaşadığı (ki şivelerinin hastasıyım), sloganının süper iddialı bir şekilde "bugün misafirimizsiniz yarın gömeçlisiniz" olduğu, yine de bilmeyenin, nerede olduğunu çok da iyi anlayamadığı yer. neverland gibi! aslında benim için gerçek bir neverland çünkü ben hep on beş yaşındayım orada!



on beş yaşındaydım ilk kez gömeç'e geldiğimde. hala çok net hatırlıyorum, bitmek bilmeyen bir yolculuğun sonunda, güneş yeni yeni ışıklarını saçmaya başlamıştı. otobüsten indiğim ilk an burnuma gelen zeytin ağaçlarının keskin kokusu... öyle bir kokusu vardır ki zeytin ağaçlarının, ne olduğunu bilmediğinizde dünyanın en kötü kokusudur. ama biri "zeytin o, zeytin!" dediği an dünyanın en huzur verici kokularından birine dönüşür. 

ben hayatımın en huzurlu sabahlarını hep gömeç'te yaşadım. ilk gece yorgun argın yatıp (çünkü bütün gün temizlik ve alışverişle geçer), ertesi sabaha uyandığın o kısacık an var ya, ben sonsuza kadar o anın içinde yaşayabilirim işte! yüzde yüz saf huzur. 

gömeç sakinliktir, ayvalık curcuna, cunda ise büyülü bir dünya! daha doğrusu benim hatırlamak istediğim halleri bu. 2000 yılının gömeç'i, ayvalık'ı ve cunda'sı. kayahan'ın gömeç'te yaşadığı, ayvalık pazarının türkiye'nin en güzel pazarı olduğu, cunda'nın henüz keşfedilmediği yıl. gömeç'te sabahattin ali okuma evi adıyla bir kütüphanenin açıldığı, açılışına yazarlar ve şairlerin geldiği, kütüphanenin bahçesinde yüzer yıllık çınar ağaçlarının olduğu yıl, sergilerin düzenlendiği, söyleşilerin yapıldığı yıl. (sonradan belediye başka partiye geçince önce isminden sabahattin ali'nin silindi sonra da arazi toki'ye verildi.) kütüphanenin yıkılıp çınarların kesildiği, üzerine çirkin toki apartmanlarının yapıldığı gömeç değil hatırlamak istediğim. sanki çok lazımmış gibi, o güzelim boşnak köyünün dokusunun bozulup, yozgat'ın herhangi bir ilçesine çevrilen kasaba da değil benim için.


2000 yılında ayvalık'taki bütün taş evler komik paralara elden çıkarılıyodu, fare çok oluyo diye. vizyonsuzluk işte. onların hepsi şimdi butik otel oldu. cunda'da sahildeki beş altı balık lokantasından başka bir şey yoktu, şimdiki gibi küçücük adayı restoranlar, barlar ve yağmacılar doldurmamıştı. bir iki pansiyondan başka kalınacak yer yoktu, huzurlu bir adaydı. en büyük zevkimiz, perşembe günleri gömeç sahilindeki yazlığımızdan önce belediye otobüsüyle gömeç merkeze; sonra uzun yıllar boyu tek taşıma aracımız olan körfez birlik dolmuşlarına binip ayvalık pazarına gitmek, oradan da motorla cunda'ya geçip sakızlı dondurma yemekti. çocukken hiçbir şeye üşenmiyosun, altı kişi üşenmeden her perşembe yapardık bunu. canımız ayvalık tostu mu istedi, giderdik okuma evinin bahçesine, kütüphaneden kitap seçip adam başı üçer ayvalık tostu eşliğinde okurduk.

berbat bi denizi vardır gömeç'in. yüzmek için ya kayahan'ın yaşadığı; her sokağın isminin bir kayahan şarkısı adı olduğu yazlık site inta ya da artur'a gidersin. tabi ben denizi, yüzmeyi çok sevmeyen biri olduğumdan artur benim için sadece midye demek. ya da piccatura'dan gelen müziği dinlediğimiz, sahilinde sabahladığımız geceler. gerçekten çok dans etmek istiyosam da tepedeki kayalıkların üzerinde konumlanan, anlamadığım bir şekilde gece üçten önce kesinlikle dolmayan disko. inta ise yaz aşkları demekti. ayrı dünyaların insanısın sonuçta, çekici geliyo insanlara, ne de olsa taa iki kilometre gerideki siteden geliyosun. o iki kilometre öyle bir mesafe ki, sanki hiç aşılmayacak gibi! gece karanlığında, hiçbir ışık olmadan bisikletle kat etmişliğimiz var. ne macera!

dolu dolu on üç yaz geçirdim gömeç'te. yaz çocuğu olmanın tek avantajı orada geçen doğum günlerimdi. hepsi birbirinden güzel diyemiyorum, gerçekten çok güzel olanlar olduğu gibi ergenlik saçmalıklarıyla geçen doğum günlerim de oldu. sahilde altı kişilik arkadaş grubumuzla kutladığımızdan, cunda'daki rakı balıklı doğum günlerine... en unutamadığım on altı yaş doğum günümdür ama. önce kayahan'ın evinde başlayıp (çok şeker bi çocuk olduğum için bana kendi arkadaşlarıyla yemek düzenlemişti bebişim. iskender paydaş'ın yakışıklı olduğu yıllar tabi o zamanlar, bütün gece adamı izlemiştim) sonra sahil balıkçısında (sahil balıkçısı derken öyle derme çatma kulübe değil ha; eski gümrük binasını lokanta yapmışlar, nefis bir taş binadır kendisi) yirmi beş kişilik aile ve komşularla devam eden (annem ne uğraşmıştı ama beni memnun edebilmek için, tam bir italyan düğünü gibi doğum günü partisi hazırlamıştı), sonra da havuz başında arkadaşlarımla kutladığım üç gün üç gece süren doğum günüm. henüz en büyük derdimin sadece "bu elbise bana yakışıyo mu?" olduğu, kimselerin henüz ölmediği, dünyamın henüz çocuk saflığında göründüğü doğum günüm.

daha, internetin yazlıkta olmadığı, cep telefonlarının yalnızca konuşmak için kullanıldığı yıllar benim için gömeç. sabahları gölge hangi taraftaysa bahçenin o tarafında kitap okuyup, öğlenleri kağıt oynamaya sahil kahvesine gidip, öğleden sonra denize girip akşam sahilde biranı içip şarkı söylemeye gitme yılları. yaşımız tutsa da diskoya girebilsek dediğimiz, en geç gece birde siteye dönmek zorunda olduğumuz yıllar. o dönem yazamadım ama, kayahan öldüğünde, çocukluğum da öldü biraz. en büyük zevkimiz teknesini izlemek, evinin altında dolanmaktı. arabayla geçtiğinde selam verip bizimle konuşmasını beklemek, akşam sahilde onun şarkılarını söylemekti. gömeç'ten istanbul'a taşındı ve gömeç hiçbir zaman eskisi gibi olmadı.


özlüyorum evet, hep de özleyeceğim. çocukluk heyecanlarım, ergenlik telaşlarım, o çoook büyük yaz aşklarım, ilk sarhoşluklar, ilk sabahlamalar, en güzel arkadaşlıklar, kayan yıldızlar ve bitmek bilmeyen dileklerim, kalabalık ailemiz, her akşam ayrı bir eğlence, hayatımda yediğim en güzel balıklar, en güzel mezeler, en güzel şarkılar türküler, bir daha asla bir araya gelmeyecek insanlar...

bu yaz ne yapıp ne edip gideceğim ama! bu yazıyı da siz bana acıyın, ayyy göksuuu biz gireriz senin duruşmalarına, bakarız takiplerine, paranı da hesabına yollarız, sen git üç ay yazlıkta kal rahat rahat diyesiniz diye yazdım zaten. umarım işe yarar!

27 Aralık 2015 Pazar

ölmek ya da ölmemek : bir 2015 değerlendirmesi

2015 neydi? 2015 hayal kırıklığıydı. 
alıştınız hep komik komik yazmama, şimdi süper depresif bi 2015 değerlendirmesi yapıcam, okumadan kaçabilirsiniz, baştan uyarayım.

bu nasıl bir yıldır? gösterip gösterip vermeyen yıl! umutlandırıp uçurumdan aşağı iten yıl!

güya, nasıl yeni yıla giriyosan öyle geçermiş o yıl. yalan! çok eğlendiğim bir yılbaşı akşamından girdik 2015'e de demek ki bütün ülkenin öyle girmesi lazımmış, on beş kişi kurtaramadık ülkeyi.

seçimlere kadar fena değildi aslında. genel parasızlık ve zaman zaman melankolik takılmaları saymıyorum, o zaten ben ve çevremin ömrüne yayılmış, artık kendini iyiden iyiye damarlarında hissettirmiş bi şey, alıştık. hazirana kadar bir umut dalgalanması oldu "allaaaaah valla bu sefer kurtuluyoruz bu insalardan" diye. seçim gecesi sevincimi anlatmaya kelimeler yetmez! ama gel gör ki kimse bir adamın hırsı uğruna bu kadar kötü olabileceğini beklemiyordu. 

2015, evlerinde öldürülen, sokaklarda patlatılan insanların yılı. nefretin, karanlığın, korkunun, öfkenin, duyarsızlığın, acının yılı. uzun uzun yazmak istemiyorum, öldürülüyoruz işte, hem de artık evlerimizde, sokaklarımızda, köylerimizde. katlediliyoruz, parçalanıyoruz, kolluk araçlarının arkasında sürükleniyoruz. altı aylık bebekten hamile kadınlara, genci yaşlısı fark etmeden öldürülüyoruz. bazen ölümüzü almamıza, ölümüzü gömmemize bile izin vermiyolar. neler uğruna? koca bir hiç uğruna. hem de yüzde ellinin umrunda olmadan. hatta güneydoğuda yaşıyosanız şansınız yok, kimsenin umrunda değilsiniz. siz bu topraklarda ölmek için doğmuşsunuz, hayattaki varlığınız bundan ibaret.

içim acıyo yaa, içim kanıyo. isyan diye devam etmiyorum, olmuyo isyan devrim özgürlük, yapamıyoruz kandırmayalım birbirimizi. aldık boyumuzun ölçüsünü. hayallerimizi yıktılar, umutlarımızı parçaladılar. durun yerinizde diyorlar bize, boyun eğin. ya da ölün. ama öyle güzel güzel değil, biz öldüreceğiz sizi. ne olduğunu anlamayacaksınız. bir polis kurşunu girecek göğsünüze, üstüne üç beş daha sıkacaklar. barış için toplanacaksınız, bomba patlatacaklar. siz ölmediniz mi? o zaman annenizi, kardeşinizi, kuzeninizi, arkadaşınızı öldürecekler. sesini çıkarıyor musun hala? gel canım, cezaevlerimiz var, bir de buraya alalım sizi, zira burada öldürmeyi de severiz biz sizi diyecekler. kurşun ve bomba az mı geldi, bir de yakalım sizi, bu şekilde ölün. milyonlarca yoldan öldürebiliriz, denemek ister misiniz? ama sizin söz hakkınız yok, öylesine sorduk, tabi ki öleceksiniz, hem de bizim kurallarımızla. ölmeyenler lütfen iyice sinsin bir köşeye. bizden değilsen öleceksin. bir devlet politikası olarak, ya benimsin ya kara toprağın. 

kişisel kısmına gelirsek; ben bu sene otuz oldum. başlı başına bir travma. otuz ne yaa? üç - sıfır. üç sıfır yenik. ben büyüdüm kirlendi dünya! diyorlar ki, bunun otuz ikisi, otuz üçü daha kötü, bilemiyorum canım. kendimi on dokuz yaşında kocaman hissederdim, ay ne büyük dertlerim vardı! piiiii!!! şimdi bi görsem o on dokuz yaşındaki halimi, basarım tokadı suratına. 

hiç mi iyi şeyler olmadı? umutlandırma kısmından hemen sonra, uçurumdan hemen önce oldu tabi güzel şeyler. ne bileyim, bol bol şarkı söyledim mesela. başkasına güzel mi bilemem de bana güzeldi! çok iyi insanlar vardı hayatımda, çok neşeli anlarımız da oldu. buradan tabi ki doctor who'ya bağlıyorum (ya ne yapacağğdım, doktorun yılıydı 2015), hiçbir şey bitene kadar hüzünlü değildir der doktor. sonra her şey hüzünlü olur. öyle melankolik bir yıl ki bu benim için, güzel şeyleri bile hatırladığımda hüzün kaplıyor içimi. bittiğinden işte. 

bitiyo her şey de, şu karanlık yıl bitmedi hala. 

21 Eylül 2015 Pazartesi

taşınma dediğin nedir ki gülüm, ben senin için temizliği göze almışım

doğduğu evden evlendiği eve giden biri olarak taşınma işlerinden kesinlikle anlamıyorum. istanbul'da kısa süreli yaşadığım dönemde, kaldığımız evlerin taşınma işlerinde "ay benim ankara'da işim vardı, bi gidip geleyim" diye kaçardım. allahı var, annem de gönderirdi. çocuklarının angarya iş yapmasına hiç izin vermez kendisi. eve ekmek almak için bakkala ilk defa 14 yaşında gittim mesela ben. o da artık bakkalın çırağından utandığım içindi. patron anneme karşı ezilen halkların yanındayım mesajı verecektim!

her neyse, taşınma diyoduk. bunu utanarak söylüyorum, ben evlenene kadar hiç ev işi de yapmadığım için nasıl yapıldığını bilmiyorum. öğrenme hevesim de yoktu açıkçası. benim gibi bi insana normal şartlarda taşınma işlerini bırakmamak lazım. ama oldu işte. her şeyi son güne bırakmama dayanamayan çok sevgili bir arkadaşım (yaşam enerjisi çok yüksek ve aşırı çalışkandır kendisi) geldi ve çalışma odamı kolileme yardım etti. tabi ben alışık değilim çalışmaya, bi de her şeyi düzenli düzenli paketliyo, her şey son derece simetrik ve kolay çıkarılabilecek vaziyette; benim bünyem dayanamadı, tansiyonum çıktı, belim ağrıdı yataklara düştüm. üç gün molanın ardından, kendi kendime koli yapiim dedim. tabakların arasına bi şey koymadan üst üste koliye atılmaması gerekiyomuş mesela. ya da her önüne geleni olduğu gibi kutuya fırlatmayacakmışın. baktım olmayacak, kim var kim yoksa yardıma çağırdım. buradan özellikle, enerjisi hiç bitmeyen müthiş arkadaşıma çok teşekkür ediyorum. gelelim gözlemlerime :

  • yarın öbür gün iç savaş çıksa, kürtler bizi mahveder. her biri o kadar ağır eşyaları sanki pamukmuşçasına taşıyo.  bir tanesi, beş tanemizi üst üste koyar, onuncu kata çıkarır aşağı atarlar. o yüzden bence iyi geçinmeye çalışalım. allahtan nakliyatçılar işe başlamadan önce selo başkandan bahsettik de verdiğim oyların karşılığını eşyalarımın özenle paketlenip taşınmasıyla aldım. buradan hdp'ye de teşekkürlerimi sunuyorum. onu yine başkan yaptırmayacağız.

  • stresle başa çıkma konusunda çok başarılı olduğum söylenemez. taşınırken de son derece gergindim. sevdiklerime terör estirdiğimi bile söyleyebiliriz. bu şarap niye dökülmüş, niye önce kırılacakları paketlemediniz, böyle cam mı silinir diye söylendim durdum. ailemin hiçbir üyesi de "çok biliyosan kendin yapsaydın artist!" demedi. bazen bana nasıl katlanıyolar bilmiyorum. demek ki normal zamanlarımda çok iyi bi çocuğum!

  • ikeadan eşya almamak lazımmış bunu öğrendim. nakliyatçılar söküyolar ama takamıyolar. dünya ağırı, aşırı karmaşık gardırobumu kurmaları üç saat sürdü. yatağa uğraşmamışlar bile, üzerine oturunca çökmesiyle fark ettik. hayır tamam söktünüz ve takamayacaksınız o belli de keşke vidaları falan kaybetmeseydiniz sevgili nakliyatçılar. nakliyatçılara söylenmeyeceğim ama, bi tanesi "abla, eşyaların yeri belli olsa her şeyi kuracağız, işimiz bu" cümlesini o kadar içten ve acıklı söyledi ki içim parçalandı. o an kendi saçma sapan dertlerimden utandım. o insanlar, akşam eve yiyecek götürebilmek için saatlerce ağır işler yapmak zorunda kalıyolar ve ben şarap kırıldı diye üzülüyorum. ama ezilen halkların ve işçilerin daimi dostu olduğumdan fazla mesailerini çatır çatır alacağımızı, işten ayrılırsa bana gelmelerini söyledim!

  • aşırı gürültülü, mersin'in en işlek caddesinin kenarındaki bir evden, turunç bahçelerinin içinde aşırı sakin bir siteye taşındık, nasıl garip geliyo o sessizlik anlatamam. her sabah güneşin doğuşuyla uyanıyorum. adeta bir emekli astsubayım ve dikili'de yöneticisi olduğum yazlık sitemde birazdan site görevlisine "neden bu bahçelerin çimleri hala biçilmedi" diye esip gürleyeceğim. gerçi iyi mi kötü mü bilmiyorum ama yol gürültüsü yerine çocuk sesleri duyuyoruz. allahın belası piçler, bi oraya bi buraya bütün akşam koşturuyo. okulları açılsa da artık, gece on birde "babaaaaa! babaaaa bak nasıl koşuyorum babaaa" diye bağırmayı bıraksalar. inşallah düşerler de dizleri kanar ve içeri girmek zorunda kalırlar!


  • taşınalı bi hafta oldu ve iş hala bitmedi, çıldırmak üzereyim. üstelik bir sürü insan yardıma geliyor. eve girip çıkan ustanın haddi hesabı yok, sürekli yaptırılması gereken bir iş çıkıyo! hiçbir zaman eve yerleşemeyecek gibi hissediyorum. illa ki açılmamış bi koli kalacak, yerleri silmediğimden sonsuza kadar evin içinde ayakkabıyla gezeceğiz gibi. hiç değilse, kedi lunapark buldum diye sevinir! amaaan neyse, önümde bi sürü zaman var, yılbaşındaki ev partime kadar bitiririm herhalde işleri!

24 Temmuz 2015 Cuma

gurbet kadını

iki yıla yakındır, akdenizimizin incisi, turunç kokulu caddeleri ve güler yüzlü insanlarıyla meşhur mersin'de yaşıyorum (mersin'i bilmeyenler için inandırıcı oldu mu? ne yani, kaba saba insanlarıyla meşhur, rahatlıkta bir dünya markası çukurova mı yazsaydım? turunç kokusu doğru ama, bahar geceleri insan bi mutlu oluyo.) mersin'le ilgili ilk izlenimleri okumak isteyenler, yeni taşındığımda yazdığım şu yazıyı okuyabilirler.
her ne kadar mersin'i ve mersin'de yaşamayı çok sevsem de, zaman zaman gurbetçi gibi hissetmekten de kendimi alıkoyamıyorum. son iki haftadır biraz zorunluluktan biraz da kendi isteğimden ankara'dayım. gurbetçilik zor evet ama ben bugün gurbette yaşamanın avantajlarına değinmek istiyorum.

anne yemekleri
ankara'da yaşarken, yemekleri ya yardımcılarımız yapardı ya da ben. mutfağı işgal etmeyi sevdiğimden anneme yemek yaptırmazdım, zaten annem de ev kadınlığını sevmediğinden mutfağa yılda üç kere uğrardı. iki senedir her gelişimde annem mutlaka çok güzel yemekler yapmış oluyo. son gelişimde karnıyarık, çeşit çeşit dolmalar ve iki çeşit komposto vardı dolapta. sizin için bi anlam ifade etmiyor olabilir ama benim için kıyamet alameti! bunca zaman kandırılmışım, "ay göksu sen güzel yemek yapıyosun, yemekleri sen yap" diye! meğer kadın isteyince harika şeyler yapabiliyomuş! gurbetçiliğin en güzel avantajı! annem bana yemek yapıyo!!! kalp kalp kalp!

                                          temsili anne yemekleri

popülerlik
ankara'da evden çok fazla çıkan bi insan diildim. arkadaşlarımla görüşme sıklığım ayda bir falandı. ama gidince uzaklara, gelişin çok önemli oluyo! herkes görüşmek istiyo. ben de hiç demiyorum, ben ankara'dayken de aslında aynı sürelerde görüşüyoduk diye. ne diicem be, ne güzel herkes beni görmek için işini gücünü bırakıyo, programını ona göre ayarlıyo. her gidişimde en az bi hafta kaldığım için bu sefer mersin'dekiler de özlemiş oluyo, her dönüşüm ayrı şenlik. ohhhh hayat bana güzel be!

                                          temsili özlenmişliğim

aşırı rahatlık
nasıl olsa artık ankara'da yaşamıyorum, beni gören eden yok diye o kadar pejmürde geziyorum ki anlatamam. tabi en sevmediğim insanlarla en kılıksız halimde karşılaşmalarım olmuyo diil. o anlarda bi kızıyorum kendime, off niye doğru düzgün bi şey giymedim, ay saçlarım niye böyle, bari bi kalem çekeydim gözüme falan diye ama yine her gelişimde yanımda en eski püskü, en çirkin ama rahat kıyafetlerim oluyo. tabi tek rahatlık kıyafette diil, hal ve davranışlarda da bi rahatlık oluyo. almanya'da yaşayan türk'ün, oradayken bütün kurallara harfi harfiyen uyması ama tokattaki akrabalarına ziyarete geldiğinde trafiğin altını üstüne getirmesi rahatlığı aynen. kimseyi takmıyosun, müthiş bi şey!
                                              temsili market kıyafetim

şımarıklık
"ama ben iki gün sonra dönücem :(((" ya da "sen bilirsin ama kimbilir bi daha ne zaman görüşürüz :(((" cümleleriyle herkese her istediğimi yaptırabiliyorum! (bunu okuduktan sonra bi daha yaparlar mı bilmem tabi). kimse hayır demiyo, yazık taşradan geliyo bu gariban, gezdirelim bunu diyolar! özür dilerim saf ve temiz duygularınızla oynadığım için ama kimbilir bi daha ne zaman göreceksiniz beni :(((

                                   temsili şımarıklık seviyem

düzgün aile ilişkileri
özellikle kuzenlerimle birbirimizi o kadar özlemiş oluyoruz ki, kimse kimseyi kırmamaya çalışıyo. ben bile! normalde birbirimize en fazla yarım saat katlanabilirken, gece gündüz birlikte vakit geçirmek istiyoruz! ya kardeşimle bile kavga etmiyoruz! gerçi duble gurbetçilik söz konusu onla aramızda, zaten yılın belli zamanlarında iki üç gün ancak görüşebiliyoruz ama bilen bilir, biz çok çok iyi anlaştığımız gibi çok pis kavga etmeyi de severiz. valla etmiyoruz şimdilerde. dur bak canım sıkıldı, gelsin de bi sinir edeyim onu. kavgasız kardeşlik mi olurmuş be!

                                                temsili ailemiz

hiçbir şey yapmama lüksü
çünkü mersin'de çok yorulduğumdan, ankara'da hiçbir şey yapmadığım zamanlar var benim. hiçbir şey derken gerçekten hiçbir şey. saatlerce yatakta uzanmak, bilgisayar başında boş boş vakit geçirmek gibi. yoksa kitap okurken, film izlerken zaten rahatsız edilmiyorum. zaman sanki akmıyor gibi anlar işte anlatmak istediğim. bi baloncuğun içindeyim ve hiçbir şey bana dokunmuyor gibi. bu hafta sadece blog yazdım ve arka bahçede hamakta yattım mesela. gerçi öyle anlarda, en kendimi kaptırdığım vakitlerde bi telefon çalıyo "avgat hanıııııım, ne oldu bizim iş?" diye, bütün gerçekliğe geri dönüyorum da neyse işte aranmadığım anlarda hayat çok güzel.  

                                         temsili diil bizzat kendim

daha sayabileceğim bi dolu şey var. tamam mersin'deyken ankara'yı, ankara'dayken mersin'i (her ikisindeyken gömeç'i) çok özlüyorum, bir yanım mutlaka eksik kalıyo ama bundan mutlu olmayı da bilmek lazım di mi? yoksa hangi şehrin kıymeti kalırdı ki?


o güzel diziler o güzel reytinglere binip gittiler

sürekli dizi izleyen biriyim. pazar günleri eğer evdeysem mutlaka en az dört bölüm izlerim takip ettiğim dizilerden. hatta benim diziler tatildeyse falan yeni dizilere bakarım, ordan burdan pilot bölümleri izlerim. nbc, abc, hbo araştırmalarını gelsin bende yapsın.o derece boş beleşim.
dizi izlemek yetmeyince de dizi haberlerini falan okuyorum. anaa ne tatlı dizi yaa diye başladığım bütün dizilerin teker teker iptal haberlerini okuyunca kahroluyorum. zaten son iki yılda sevdiğim ne kadar komedi dizisi varsa hep iptal edildi. misal go on. ilk bölümüne deli gibi gülmüştüm, matthew perry nihayet güzel bi dizi çekiyodu, son dört beş bölüme kadar da çok güzel gidiyodu dizi. ama gel gör ki, mal nbc iptal etti. beddua ediyorum, rockefeller binası başınıza yıkılır inşallah.

digiturk tmsfye geçince ucuz diye hep iptal edilmiş dizileri satın almaya başlamış. ben bunu çok sonra fark ettim tabi. hadi selfie'yi sırf karen gillan ve john cho için izliyodum da benched'in ne zararı vardı size allahsızlar? ne güzel avukatlı diziydi, eliza coupe reyizin hastasıyım. 

benched'in de acı haberini aldıktan sonra düşündüm ve bitmesine en çok üzüldüğüm, yeniden yayınlandığında oturup tekrar tekrar izleyeceğim, bitmesinin üzerinden yıllar geçmiş komedi dizilerini yazmaya karar verdim. yine çok vatana millete hayırlı blog oluyo yani (allahım ne olacak benim bu boş işler müdürlüğüm?) ilk on falan yok, numarasız, aklıma ilk gelenleri yazıyorum işte.

friends
en sevdiğim dizi. yerine başkasının geçmesi mümkün değil. bence bunun gibi dizi çekilmesi falan da mümkün değil. bazı sıpalar how i met your mother'ı, friends'le karşılaştırıyolar falan, lütfen yani, yapmayın. her tip ayrı süper, her bölüm ayrı güzel (flashback'li bölümler dışında sıkıldığım friends bölümü olmamıştır sanırım.). digiturk sürekli tekrarlarını yayınlar, ben de usanmadan izlerim. favori karakterim de monica'dır. kontrol manyaklığında kendimi gördüğüm için olabilir.(yalnız özellikle 7.sezonda courtney cox ne kadar taştı! zavallı kadın şimdi yaratık gibi. ayrıca allah belanızı versin cougar town da bitti yaa!!!).


                            ross, monica ve chandler'ın düğününde gayda çalmak isterken

frasier
ben ve kardeşimden başka, frasier'ı bu kadar çok seven kimseyi görmedim. gerçi biz kendimizi frasier ve niles crane kardeşlere benzetiyoduk, ondan pek bi hoşlanıyoduk. snob psikiyatrimizin de neredeyse her bölümünü defalarca izledim, şimdiye kadar en çok güldüğüm dizi muhtemelen budur. keşke etrafımda daha çok kişi seyretse ve sevseydi diye hayıflanırım sürekli. neyse ki kocama zorla izletiyorum akşam evde yemek yerken! çok güzel diziydin be frasier! kelsey grammer tutunamadı frasier bittiğinde. yazık. çok da iyi oyuncudur gözümde. zaten friends'in bu kadar az ödül almasının tek sebebi, frasier'la aynı yıllarda yayınlanmış olması. talihsizlik, ne diim.

                                frasier, ırkçı olmadan yanında çalışan geçici elemanla baş etmeye çalışırken

coupling
o kadar ingiliz dizisi izledim, bunun kadar eğlencelisine denk gelmedim. doctor who'yu düşürdüğü durumlar yüzünden steven moffat'a ana avrat sövsem de, adam güzel yazar şimdi. coupling de en güzel işlerinden biri. benim için iki efsane bölümü vardır, jeff'in israille kızla konuşmaya çalıştığı ve jeff'in tek bacağının protez olduğunu söylediği bölümler. jeff gidince iğrenç bi dizi oldu zaten. jane karakterine katlanmak sabır istiyodu benim için. ama jeff iyiydi. yok yok jeff süperdi. iskoç aksanına kurban.

                                                         jeff ve steve, patrick'e melty man'i anlatırken

sex and the city
she knows good sex and isn't afraid to ask. severek de izledim. yine olsa yine izlerim.carrie diaries rezalet bi dizi ama önceden sööliim de. filmleri de çok kötüydü. ay inşallah friends filmi çekilmez de bi kere daha efsanelerin bitişine tanıklık etmeyiz. ha bu arada ben carrie'nin yerinde olsam big'le diil aidan'la evlenirdim ama.

                     sevgilisinin post-it'le ayrılmasına kızan carrie'nin erkeklere ayrılık dersi vermesi

spin city
benden başka izleyeni görmedim bunu da. çok tatlı diziydi yaa, michael j fox'lu bölümleri de charlie sheen'li bölümleri de ayrı ayrı güzeldi hatta! normalde başrol gidince dizinin toparlanması mümkün olmaz da bence charlie sheen gayet iyi götürdü. her ne kadar, seçme şansım olsa ilk sezonlarını izlemeyi tercih etsem de genel olarak birçok diziden iyiydi. hele bi heidi klum'lu bölümü var, kadın ne kadar güzelmiş diiceksiniz.

                          newyork belediye başkanı ve yardımcılarının parkta bir kız tarafından soyulması

scrubs
benim bu diziden nefret eden arkadaşlarım vardı. nasıl nefret edersiniz yaa? gerçi herkes benim gibi aşırı geyikten hoşlanmıyo tamam. ama komikti yaa. jd ve turk'ün arkadaşlıkları olsun, elliot'ın özgüvensiz halleri olsun, psikopat janitor olsun efendime sööliim dr perry cox'un alaycı agresifliği olsun, bunlar hep güzel şeylerdi. son sezonunu saymıyorum tabi. son sezon başka bi şeydi. izlemeyin bile. gerçi eliza coupe reyiz için izledim ben de neyse. 

                                                          jd ve turk'ün mehur guy love şarkısı

just shoot me
bunu da çok sevene rastlamadım ama ben bayıla bayıla izlerdim. iflah olmaz bir david spade hayranıyım çünkü. sırf david spade için bile izlenir bu dizi. ama hemen hemen her şeyi güzeldi yaa. konusu bile komik yaa : moda dergisinde çalışmaya başlayan gazeteci kadın (hayır, ugly betty değil).bi de wendie malick acayip taş bi kadın değil mi??? 

                   nina'nın neden olduğunu bilmediğimiz şekilde altına bulanmış olarak gelmesi 

3rd rock from the sun
bunun türk versiyonu bile yapıldı, hatta ozan güven oynuyodu da uzaylı ailenin içimizde yaşıyo olması tutmadı burda. orijinali çok güzeldi ama. her ne kadar, kristen johnston gibi güzel bi kadının yıllar içinde çirkinleşip iri yarı bir doğu alman güreşçisine benzemesi beni üzse de, bu dizide eski halini izleyip hafızamda o şekilde kalmasına uğraşıyorum. ayrıca bize joseph gordon-levitt gibi süper sıradan ama overrated kelimesinin karşılığı olan bir aktör kazandırmıştır. yine de john lithgow için tekrar tekrar izlenir.

                                                            dick solomon'un savunması

full house
tamam tek başına komedi diyemeyiz, aile dizisi aslında. ama benim gibi çocukluğu doksanlarda geçmiş biri için vazgeçilmezdir. hangimiz o kadar eğlenceli bi evde büyümek istemedik, hangimiz jessie gibi bi dayı hayal etmedi? john stamos yaa canım benim. bu adam niye bu kadar underrated anlayamıyorum, adamda ne istersen var, bi çıkamadı dizilerden, olamadı a sınıfı aktör. bu arada fuller house diye spinoff'u çekiliyo, 2016da yayınlanacak, sinir bozucu ikizler oynar mı bilmiyorum da geri kalan oyuncular dizide görünecek. umarım reunion batağında hayal kırıklığı olarak kalmazlar.

                                                                       full house jenerik müziği

seinfeld
bunu yazmayacağımı düşünmediniz değil mi? her ne kadar aşırı hayranlığım olmasa da, yeniden izlemeyi istediğim dizilerin başında. hatta curb your enthusiasm'in bir sezonunu sırf seinfeld reunion geyiği yüzünden izledim. ha hala hiçbir dizinin seinfeld çıtasını yakalamadığını düşünüyorum o ayrı. hiçbir şey hakkında her şey. aynı benim blogum gibi!

                                                    jerry seinfeld'den kramer'a arkadaşlık testi